2005 yılında Üniversitemin görevlendirmesiyle Kırgızistan’ın Celalabat şehrindeki Türk Dünya Araştırmaları Vakfı’nın İşletme Fakültesi’nde görevlendirildim. O günlerde ülkede bir devrim olmuştu ve Fakülte ’de dersler kesintiye uğramıştı. Gidiş amacım yapılamayan derslerin telafisinde görev yapmaktı. Aşağıda bir buçuk ay, derslerim haricindeki günlerde ülkeyi her fırsatta gezdim. Gezme imkânım olmayan çok az yeri kaldı. Aşağıda o günlerde (2005 itibariyle) gözlemlediğim ve tespit ettiğim bazı hususların ikincisini sizlere sunuyorum.
Başkent Bişkek esas itibariyle modern bir şehir… Geniş yolları, bulvarları, sosyal alanları ve parkları var. Şehre yeşil renk hâkim. Ancak merkez dışı yerleşim, yani banliyöleri, tam bir gecekondu… Derme çatma yapılar, düzensiz ve bakımsız yollar ve geri kalmışlığın bütün işaretleri var. Ancak konutlar çoğunlukla tek katlı ve bahçeli. Celalabat’ta ise DOM’lar dışında birkaç katlı bina çok az. Hâkim konut tipi “yer evleri” …
Kırgızistan’da, ülkeye gelen bizim gibi yabancıların ilk dikkatini çeken bir husus, insanların olur olmaz her yere ve her yerde tükürme alışkanlığı. Yolda, pazaryerinde, Fakültede bahçede dolaşırken veya dolmuş şoförünün başını dışarı çıkararak sık sık tükürmesi… Biri yere tükürünce sanki yanındaki “rezonansa geçip” o da tükürüyor.
Bulunduğum Celalabat’ta çeşitli Üniversiteler olmasına rağmen öğrenciler ortalarda pek görünmüyor. Üniversitelerin binalarını gördüm ama öğrencilerini pek göremedim. Öğrencilerin ne zaman okula geldiklerini sorduğumda aldığım cevap ilginçti: “Öğrenciler imtihan zamanları okula gelirler. Her öğrenci ders hocasını bulur. Dersi geçmesi için ne kadar ödeme yapması gerekiyorsa, o ödemeyi yapar ve sınıfını geçer”. Türkiye’den gelen bir öğrenciden aldığım bir başka cevap da şöyle: “Eğer pasaport kayıtlarımda burada beş yılı doldurduğumu ispatlasam ve bedelini de ödeyebilsem, Tıp Fakültesi diploması alabilirim”.
Pazaryerindeki satıcıların teyplerinden ve kafelerde çalınan müzik arasında çok sık Türkçe şarkılar duymak mümkün. Tarkan veya Mustafa Sandal’ın şarkılarını çalıp dans eden çok sayıda insana rastlamak sıradan bir şey… Bazen çalınan müziğin bestesini tanıyorsunuz fakat sözlerini anlamıyorsunuz. Bunlar, çalgısı Türkiye’deki çalgı ancak sözleri aynı Türkçe ile aynı formatta Kırgızca veya Özbekçe ’ye çevrilmiş. Türkçe şarkı ve Türküler, en çok Oş TV’de çalınıyor. Müzik ve sözler Türkçe, klipler oraya uydurulmuş. Bindiğiniz taksi şoförü, sizin Türkiye’den geldiğinizi öğrenir öğrenmez teybine Türkçe bir kaset koyuyor ve size dinletmeye başlıyor. Bildiği bazı kelimeleri size aktarıyor.
Ülkenin zengin kömür rezervi olduğu biliniyor. Orta Asya’daki tüm kömür rezervinin yarısının burada olduğu tahmin ediliyor.
Ülkenin Özbekistan ile 1,099 km, Kazakistan ile 1,051 km, Tacikistan ile 870 km ve Çin ile 858 km sınırı bulunmaktadır.
Kırgızistan’da GSMH (Millî Gelir): 1,4 Milyar ABD Doları, Kişi başına düşen Millî Gelir: 280 ABD Doları, Enflasyon oranı: % 2,8, İşsizlik Oranı: % 43 ve Asgarî Ücret: 7 ABD Doları civardadır
Ülke tam bir “su cenneti” … Her tarafta, dere, göl, gölet, nehir ve baraj var. Benim bulunduğum mevsim itibariyle (Mayıs-Haziran) her taraf yem yeşil. Halı döşenmiş gibi… Tepeler, yeşil battaniyeye sarılmış gibi. Tanrı Dağları’nda eriyen karların suları, yumuşak toprakları alıp, bulanık, çamur gibi akarsular halinde aşağılara taşıyor.
Ülkedeki Özbeklerin hemen hemen hepsinde, küçük çocuklar da dâhil, başlarında takke (dupu) taşıyorlar. Bu takkelerin değişik modelleri var. Namazda başa giyilen tipinden, köşeli ve işlemeli pek çok takke çeşidi görmek mümkün… Sanıyorum bu uygulama, bir kimlik belirtme işareti…
Ülkedeki insanlar, kahvaltı dâhil, yemeklerde sofralarına evde ne varsa koyuyorlar. Misafir şekeri, bisküvi, börek, çörek, fındık, fıstık, ceviz, yağ, bal ve benzeri her türlü gıda maddesi… Sofralar rengârenk görünümde… Sofra bezleri de renkli basmadan. Birlikte bir renk cümbüşü oluşturuyor. Yemekler hep sörülerde yeniyor.
Ülkede uzak mesafelere, mesela Celalabat-Bişkek arasında, otobüs seferi yok. “Otovakzal” dinelen terminalde veya Celalabat’ın Pazaryeri girişinde bekleyen taksiler, Bişkek’e gidecek yolcular tarafından ortak olarak kiralanıyor. Bu yolcular kişi başına, mevsime göre değişiklik göstere-biliyormuş, 20 dolar civarında bir ödeme yapıyorlarmış. Şehir içinde çalışan dolmuşlar minibüsten oluşuyor. Çok eski arabalar. Çoğunun kapıları bir iple bağlanmış ve açıldığında kaportaya çarpmasın diye ipin boyu, kapının normal açılma mesafesinde tutulmuş.
Ülkede, bitkisel çaylar da olmakla birlikte, iki tür çayın tüketimi önemli. “Kök Çay” ve “Kara Çay”. Kara-çay, bizim bildiğimiz çay. Kök çay ise daha açık bir renk veren yeşil bitkisel bir çay… Çay, istisnasız tüm öğünlerin demirbaşı… Yemeklerden önce veya yemeklerle birlikte içiliyor. Bardak kullanılmıyor. Çay, porselen demlikle getiriliyor ve yanında piyaleler (kâse-fincan) var. Genellikle şeker kullanılmıyor. İstendiğinde bazen, varsa, getiriliyor.
Çalışma hayatında kadın temel unsur… Tarlada, bahçede, kafelerde, “aşhanelerde”, atölyelerde, sokakların temizlik işlerinde, pazaryerlerindeki tezgâhlarda ve daha pek çok alanda kadın işgücü hâkim… Erkeklerin ne işler yaptıklarını sorduğumda “çoğu Moskova’ya çalışmaya gitti” diyorlar. Ama onların kazandıklarının, buralara bir katkısı var mı yok mu bilinmiyor ve işareti de görünmüyor.
Özellikle “güneyde”, Özbekistan yapımı, küçük boy, dört kişinin zor bine-bildiği ve yakıt tüketiminin çok az olduğu söylenen Daihatsu marka Tico modeli otomobiller revaçta… Fiyatları 2.500 dolar civarında imiş.
Devrik Lider Askar Akayev zamanında ülkedeki tüm benzin istasyonlarının sahibi Akayev’in oğlunun kontrolü altındaymış. “Kumarbaz olan oğul”, mesela o gece kumarda kaybederse, ertesi gün benzin fiyatları yükselir ve kayıp bu yolla “karşılanırmış”.
Çok fakir olduğu her halinden belli olan bu ülkede, gelir dağılımının da çok bozuk olduğunu hemen fark etmek mümkün… Bir taraftan çok lüks arabalara sahip insanları, çok lüks yapılmış konut ve villaları görmek mümkünken, temel gıda maddelerini temin etmekte zorlanan büyük bir kitleyi de gözlemlemek mümkün…
Ülkede yaklaşık 5 milyon insana karşılık, 20 milyon civarında büyük ve küçükbaş hayvan olmasına rağmen, insanların eti kolaylıkla tüketmeleri mümkün değil… Ancak burada çalışan bazı arkadaşlar, “sofralarda etsiz yemek görmedim” diyenler var. Bunu bir türlü anlamış değilim. Çünkü aylık 20 dolara iş bulmanın “şans” olduğu bir ülkede piyasada yaklaşık 3 dolara satılan eti almaları çok zor görünüyor bana…