BİR MERSİYENİN GÖLGESİNDE: TOPRAĞA DÜŞEN CANLAR

Yayınlama: 11.10.2026
A+
A-

Bazı acılar vardır, insan onları anlatmaya kelime bulamaz. Kalem susar, dil tutulur, yüreğin derinliklerinde biriken hüzün gözlere yürür. Hele ki toprak, bir gecede binlerce cana mezar olmuşsa, geride kalanların söyleyeceği her söz biraz eksik, her cümle biraz yarım kalır. İşte “Toprağa Düşen Canlara: Mersiye” böyle bir hüznün, böyle bir çaresizliğin ve nihayetinde böyle bir duanın içinden doğdu. Bu şiiri kaleme alırken maksadım yalnızca bir felaketin ardından duyduğum acıyı dile getirmek değildi. İslâhiye’de, Nurdağı’nda ve nice yerde toprağa düşen canları anmak; onların ardından kalan sessizliği, yetim kalan ocakları, yarım kalan hayatları ve insanın kader karşısındaki çaresizliğini kelimelere emanet etmekti. Çünkü bazı acılar unutulmasın diye yazılır, bazı isimler hafızalarda yaşasın diye anılır, bazı dualar da kalpten kopup kâğıda düşer. Şiirin ilk mısralarında şöyle diyorum:

  Gece matem giyinip ağladı mâh u semâ,

Zemîn titredi, inledi; sustu arz u hevâ.

Burada yalnızca bir gecenin karanlığını anlatmıyorum. Sanki gökyüzünün de yeryüzünün de insanla birlikte ağladığı bir ânı tasvir ediyorum. Ay ve sema matem giyinmiş, yer sarsılmış, hava susmuştur. Çünkü öyle büyük bir felaket yaşanmıştır ki insanın acısı, tabiatın sessizliğine karışmıştır. Bazen insan, yaşadığı hüznü kendi kelimeleriyle anlatamaz; gökyüzünü konuşturur, toprağı inlettirir, sessizliği bir feryada dönüştürür. Benim için bu dizeler, işte o anlatılamayan acının ifadesidir. Ardından gelen,

Bu bir hâdise-i sırdır, olur mu hiç heder?

 Emr-i Hak’tır zelzele, hükm-i İlâhî kader.

Mısralarında ise insanın aklıyla kavrayamadığı hadiseler karşısındaki teslimiyetini dile getiriyorum. Burada acıyı küçümsemek, yaşanan felaketin ağırlığını bir kader sözüyle geçiştirmek yoktur. Bilakis, insanın bütün çaresizliğiyle Rabbine yönelişi vardır. Kader inancı, gözyaşını yok saymak değildir; gözyaşının içinden bir anlam, yıkıntıların arasından bir sabır arayışıdır. İnsan bazen nedenini anlayamadığı bir musibet karşısında yalnızca dua edebilir. Ve kimi zaman dua, insanın elinde kalan en kıymetli tesellidir.

İslâhiye ve Nurdağı’na geldiğimde şiirin hüznü daha da somutlaşır:

İslâhiye’de secdeyle teslim oldu can,

  Alnı hâk üzre iken buldu ebedî emân.

 Nurdağı’nda enkaz altı ravza kesildi,

            Toprak kefen giydi, semâ rahmetle süslendi.

Bu dizelerde benim için en ağır olan, hayatın tam ortasında bir anda gelen ayrılıktır. Belki bir insan son duasını ediyordu, belki bir anne evladını düşünüyordu, belki bir baba yarın yapacaklarını tasarlıyordu. Fakat bir anda bütün yarınlar sustu. İnsanın kurduğu hayaller, hesap ettiği zamanlar, ertelediği sözler enkazların altında kaldı. Ben de bu acıyı anlatırken toprağı bir kefene, enkazı bir ayrılık mekânına, gökyüzünü ise rahmet umuduna benzettim. Çünkü şiirde toprağın soğukluğunu anlatırken bile merhametin sıcaklığını kaybetmek istemedim.

Mersiyenin belki de en yakıcı bölümü şudur:

           Ne kan aktı meydanda ne kılıç, ne de bir harb,

            Lâkin pek ağırdı hüküm, yüreklerde bir darb.

Ana sustu, baba baktı semâya mahzûn,

Yetim kaldı nice yuva, nice ocak zebûn.

Bir savaş meydanında değil, kendi evinde, kendi yatağında, ailesinin yanında hayata veda eden insanlar vardı. Ne ellerinde bir kılıç ne de karşılarında bir düşman vardı. Fakat yıkımın ağırlığı, en amansız savaşlardan daha derin yaralar açtı. Bir annenin evladına seslenememesi, bir babanın göğe bakıp cevap araması, bir çocuğun bir daha dönemeyecek anne ve babasını beklemesi… İşte bunlar, kelimelerin anlatmakta zorlandığı hakikatlerdir.

 

Benim nazarımda felaketin en acı tarafı, yalnızca kaybedilen canların sayısı değildir. Her canla birlikte bir dünyanın da göçüp gitmesidir. Bir evin sofrası eksilir, bir kapının sesi kesilir, bir annenin duası yarım kalır, bir çocuğun geleceği değişir. Dışarıdan bakıldığında yıkılan bir bina görülür; oysa her enkazın altında hatıralar, emekler, umutlar ve nice yarım kalmış hikâyeler vardır. Bu sebeple şiirin ilerleyen bölümünde Rabbime yöneliyorum:

  Yâ Rabb! Kabûl eyle bu kavm-i mazlûmu,

Rahmetinle sar onların kırılmış ruhunu.

 Mahşerde livâ-yı hamd altında eyle ilticâ,

                                         Bize sabr-ı cemîl ver, onlara ebedî safâ.

Burada artık yalnızca acıyı anlatan biri değil, acının içinden dua etmeye çalışan bir kul var. Çünkü insan, bazı kayıpların ardından elinden hiçbir şey gelmediğini hisseder. Geri getiremediği canlar, susturamadığı feryatlar, silemediği gözyaşları vardır. Fakat yine de ellerini semaya kaldırır. Geride kalanlara sabır, göçüp gidenlere rahmet diler. Benim duam da budur: Gidenlere rahmet, kalanlara metanet; yaralı gönüllere teselli, çaresiz kalan yüreklere dayanma gücü… Şiirin sonlarına doğru toprağa başka bir gözle bakıyorum:

    Toprak bugün bağrında nice emaneti saklar,

Her taşında bir duâ, her sükûtunda ahlar.

 Onlar gitmedi yokluğa; yürüdüler bekâya,

    Biz kaldık bir müddetlik imtihan-ı dünyaya.

Toprak, artık benim için yalnızca ölümün ve ayrılığın sembolü değildir. Aynı zamanda emanetin, hatıranın ve insanın faniliğinin de adıdır. Her taşın altında bir hayat, her sessizliğin ardında bir feryat vardır. Bir zamanlar aramızda yürüyen, bizimle konuşan, bizimle gülen insanlar şimdi hatıralarımızda yaşamaktadır. Onları yokluğa mahkûm etmemek, isimlerini unutmamak, arkalarından hayırla söz etmek ve dualarımızda yaşatmak da geride kalanların sorumluluğudur. Elbette ayrılık kolay değildir. İnsan, sevdiğinin yokluğuna bir anda alışamaz. Takvimler ilerlese de bazı tarihler yürekte hep aynı sızıyı taşır. Şehirler yeniden kurulur, sokaklar yeniden canlanır, hayat bir şekilde devam eder; fakat kaybedilenlerin yeri dolmaz. İşte bu yüzden mersiye, yalnızca geçmişte yaşanmış bir acının anlatımı değil, hafızayı diri tutmanın da bir yoludur. Ve şiiri şu mısralarla tamamlıyorum:

   Ey gönül, ağlama yalnız; duâ ile an onları,

         Rahmet-i Rahmân yıkamasın gam ile canları.

Bir gün biz de varacağız o ezelî menzile,

    Mersiye bitecek elbet; duâ kalacak dilden.

   Kabul eyle Ya Rabbi, bu duayı İsmail’den

Bu son bölümde kendime de bir hakikat hatırlatıyorum: İnsan fânidir. Bugün başkalarının ardından gözyaşı döken bizler de bir gün aynı yolun yolcusu olacağız. Öyleyse geriye kırgınlık değil merhamet, kin değil iyilik, unutulmuşluk değil güzel hatıralar bırakmalıyız. Ölüm karşısında insanın elinde kalan, yaşarken yaptığı iyilikler ve gönüllerde bıraktığı izlerdir. Bu mersiyeyi yazarken bütün acıları anlatabildiğimi iddia etmiyorum. Çünkü bazı acılar hiçbir şiire sığmaz, bazı ayrılıklar hiçbir cümleyle tamamlanmaz. Ben yalnızca yüreğimde biriken hüznü kelimelere dökmeye, toprağa düşen canları bir dua ile anmaya çalıştım. Ve son sözüm, şiirin de bütün bu yazının da özünde duran bir niyazdır:

**Ruhları şâd, mekânları cennet olsun. Âmin.**

error: Guncelhaber27.com Telif Hakkından Dolayı Korunmaktadır !!