ANNE VE BABALARIN SESSİZ ÇIĞLIĞI: BÜYÜK TRAVMALARIN ARDINDAN EVLAT VEFASIZLIĞI

Yayınlama: 14.06.2026
A+
A-

6 Şubat depremi gibi kitlesel felaketler, sadece şehirleri ve binaları yıkmakla kalmadı; geride kalanların ruhlarında, ardından da ailelerin temel direklerinde derin çatlaklar oluşturdu. Bu büyük trajedinin ardından eşini kaybetmiş, ömrünü çocuklarının istikbaline adamış ve hayatının sonbaharında hak ettiği huzuru arayan bir ebeveynin, kendi öz evlatları tarafından yalnızlığa mahkûm edilmeye çalışılması, sadece tek bir ailenin krizi değildir. Bu durum; emek, vefa, ebeveyn hakları ve modern çağın getirdiği “eğitimli bencillik” ekseninde sosyolojik ve psikolojik boyutlarıyla incelenmesi gereken derin bir toplumsal yaradır.

  1. Maddi Yatırım ve Manevi İflas:

Günümüz ebeveynlik felsefesi, genellikle çocukların geleceği için her türlü kişisel konfordan ve birikimden vazgeçme eylemi üzerine kurulmuştur. Çocuklarını anaokulundan itibaren en iyi özel okullarda okutmak, özel kurslara göndermek, özel derslerle desteklemek için gece gündüz çalışan ve tüm maddi imkanlarını onların önüne seren ebeveynler, farkında olmadan tehlikeli bir narsisizmin (kendinden başkasını düşünmeyen-ben merkezli) tohumlarını atabilmektedir. Hayatın zorluklarından yalıtılarak, sürekli “merkezde” tutularak büyütülen çocuklar, yetişkin olup toplumda birer statü kazandıklarında (doktor, mühendis, avukat vb.) ebeveynlerini bağımsız bireyler olarak görmekte zorlanırlar. Onlar için anne veya baba, yalnızca kendilerine hizmet eden, statü sağlayan ve fedakârlık yapması zorunlu olan figürlerdir.

*Acı bir hakikat olarak karşımıza çıkmaktadır ki; akademik başarılar, unvanlar ve yüksek kariyerler, her zaman duygusal olgunluk veya ahlaki erdem anlamına gelmez. * Eğitime yapılan devasa yatırımların, temel insani değerler olan vefa ve empatiyle taçlandırılmadığı durumlarda, ortaya “eğitimli bir bencillik” çıkmaktadır. Kendi yuvalarını kuran, kendi kariyer basamaklarını tırmanan evlatların, baba-annelerini dört duvar arasında bir yalnızlığa mahkûm etmek istemesi bu bencilliğin en somut tezahürüdür.

  1. Yasın Silah Olarak Kullanılması ve Geçmişin Revizyonu

Eş kaybının ardından çocukların, ebeveynlerinin yeniden evlenmesine karşı çıkarken kullandıkları en yaygın argüman, “kaybedilen anneye/babaya saygı” maskesi arkasına saklanmaktadır. Çocuklar, kendi içsel suçluluk duygularını veya eksik kalmış yas süreçlerini ebeveynlerine yansıtarak, onları cezalandırma yoluna giderler. Daha da tehlikelisi, geçmişin haksız ve sübjektif bir şekilde yeniden inşa edilmesidir. “Anneme-babama sağlığında gün göstermedin, sen de gün görme” gibi ağır ithamlar, evliliğin mahremiyetini ve iki kişi arasındaki gerçek dinamikleri bilmeyen çocukların haddini aşan yargılarıdır. Hiçbir evlilik dışarıdan göründüğü gibi kusursuz değildir ve hiçbir çocuk, anne ile babasının ilişkisinin hâkimi, savcısı veya infazcısı rolünü üstlenemez. Bu tür yanıltıcı cümleler, babayı-anneyi duygusal olarak felç etmek ve onu haksız bir suçluluk psikolojisine sokarak kontrol altında tutmak için kullanılan birer psikolojik şiddet aracıdır. Bir çocuğun, yaşlanmakta olan ve hayatının en ağır travmasını yaşamış babasını-annesini “Evlenirsen bir daha sana baba-anne demem, yüzüne bakmam” diyerek tehdit etmesi, kelimenin tam anlamıyla bir duygusal şantajdır. Çocuklar kendi hayatlarını kurup kendi yuvalarında yaşarken, ebeveynlerinin kayıpların acısıyla baş başa kalmasını talep etmek, sevgiyle değil, ancak mülkiyetçi bir kibirle açıklanabilir.

  1. Şefkatin Sû-i İstimali ve “Oğlum Paşa Olsun” Yanılgısı

Bediüzzaman Said Nursî’nin Risale-i Nur’da şefkat kavramına dair yaptığı ikazlar, günümüzün bu derin eğitim ve aile problemine ışık tutmaktadır. İnsandaki en yüksek duygulardan biri olan şefkat, eğer hikmetle ve doğru bir istikametle yönlendirilmezse suiistimal edilmeye açık hale gelir. Üstad Hazretleri, bir annenin/babanın fıtri şefkatini yanlış kullanarak, “Oğlum Paşa olsun, kızım yüksek makamlara gelsin” düşüncesiyle bütün maddi imkanlarını evladının sadece dünya hayatına sarf etmesini büyük bir tehlike olarak görür. Evladın kariyerine gösterilen özen, onun ahlakına, vicdanına, ebeveyn hukukuna ve vefa duygusuna gösterilmediğinde, fıtri şefkat tam zıddıyla tokat yer. Dünyada dünyevi başarılar için her şeyi önüne serilen çocuk, İslam terbiyesini, hürmeti ve helal-haram dairesindeki hakları tam öğrenemediğinde, dünyada da ebeveyninin harika şefkatinin hakkına karşı layıkıyla mukabele edemez; hatta ona en büyük kusuru ve vefasızlığı yapar. Ahirette şefaatçi olması beklenen evlat, dünyada babasının meşru haklarına ipotek koyan bir davacıya dönüşür.

  1. Vali Olmak ile Adam Olmak Arasındaki Derin Uçurum

Eskilerin bu durumu özetleyen ibretlik hikayesi, meselenin özünü çok net ortaya koymaktadır:

Bir baba oğluna sık sık, “Sen adam olamazsın” dermiş. Yıllar geçmiş, oğlu büyük bir azimle çalışmış, makam mevki sahibi olmuş ve nihayet vali tayin edilmiş. Gücü eline alan yeni vali, geçmişin hıncıyla görevlilerine emir vermiş: “Falan köydeki ihtiyarı alın, huzuruma getirin.” Görevliler yaşlı adamı yaka paça valilik makamına getirmişler. Vali, koltuğuna gerilerek babasına tepeden bakmış ve “Hani bana adam olamazsın diyordun baba? Bak, koskoca vali oldum!” demiş. İhtiyar baba, oğlunun bu kibrine karşı derin bir tebessümle şu tarihi cevabı vermiş: “Oğlum, ben sana vali olamazsın demedim ki, adam olamazsın demiştim. Babasını ayağına yaka paça getiren bir vali… Ne kadar haklı olduğumu bana bir kez daha gösterdin.” İşte asıl mesele budur. Okumuş unvanlı evlat olmak başka, vefalı evlat olmak başkadır. Yüksek diplomalı olmak başka, anne-babanın hukukunu gözetmek başkadır. Diplomalar insana meslek kazandırır; ancak vicdan, karakter ve merhamet kazandırmaz. İnsan ancak ahlakı ve ebeveynine gösterdiği hürmet kadar gerçek anlamda “insan” olur.

Sonuç

Bir insanın yaşı kaç olursa olsun, eşini kaybettikten sonra yalnızlık korkusu yaşaması, hastalık ve yaşlılık dönemlerinde bir hayat arkadaşına ihtiyaç duyması son derece insani, hukuki ve dini bir haktır. Evlatlar, ebeveynlerinin sahibi veya yöneticisi değildir. Toplum olarak, anne-babaların çocuklarına karşı sorumluluklarını tartıştığımız kadar, yetişkin çocukların da yaşlanan ebeveynlerine karşı hürmet ve onların mutluluklarına rıza gösterme sorumluluklarını tartışmak zorundayız. Unutulmamalıdır ki, şefkatin en güzel meyvesi vefadır; anne ve babasına yalnızlığı layık görenler, yarın kendi çocuklarından vefa bekleme hakkını peşinen kaybederler.

İsmail Karataşlıoğlu 14.06.2026

error: Guncelhaber27.com Telif Hakkından Dolayı Korunmaktadır !!