Bizim mahalle öyle sıradan bir mahalle değildi.
Kasabanın yüzyıllık hafızasıydı orası.
Kökü derinde, dalları birbirine değen ailelerin, omuz omuza, kavgasız gürültüsüz, barış içinde yaşadığı bir yerdi. O yıllar oraya Burhaniye derlerdi.
Şimdi ise Aydınlık Mahallesi olarak geçer.
Çarşıbaşı’ndan içeri adım attın mı, yolun sonu seni memleketin en güzel yerine götürürdü.
Orası, mahallemizin kalbiydi..
Gözbaşı’nın buz kesen suyu şırıl şırıl akarken,
ulu söğütlerin gölgesi çay bahçelerinin üstüne bir tül gibi serilirdi.Demlenen insanların bardakların şıngırtısı, sohbetlerin uğultusuna karışırdı. Akşam çökünce kasaba ve köylerden gelen herkes oraya akardı sanki.
İnsan kaynardı.
İşte o cıvıltının tam içinden, o canlılığın tam ortasından geçerek girerdin mahallemize.
Ve ilk selamı, kasabanın en köklü ailesinin, nice yıl muhtarlığını yapmış merhum Halil Erdemler’in mülkleri verirdi sana.
Osmanlı’dan kalma, üç katlı, dimdik ayakta duran o görkemli kâgir konak…
Hatay Caddesi’nden geçen herkes, başını çevirip bir an durur, hayranlıkla bakardı o taş duvarlara.
Erdemler’in tam karşısında, Çarşıbaşı’nın üst yanında, bahçe içinde bir kahvehane vardı. Arkasında Tüfekçi Maho’nun evi, hemen altında ise kasabamızın ikinci hamamı buhar tütürürdü. Tüfekçi Maho’nun karşısında, bembeyaz, iki katlı bir konak yükselirdi.
Önce merhum Selahattin Ünlüler’in, sonra kasabamızın ilk ve tek eczacısı merhum Feyzullah Yıldırır ile merhum eşinin oturduğu o konak… Hemen yanı başında, ilçece “Kasap Nuri” diye bilinen ilk baharatçımızın çinko çatılı evi başlardı.
O evlerin karşısı, boş bir arazinin bittiği yerdi.
Orada mahallemizin “Hükümet Kadını” Nazire Kurt teyzemin geniş avlulu evi, tam karşısında da Topal Kadir Ağa’nın şato gibi evi dururdu.
O şatoda oğlu, öğretmen merhum Cemalettin Orhan otururdu.
Bahçenin ötesinde, çocukluğumuzda Avuş Hatun dediğimiz, merhum Nuri Köse’nin kayınvalidesi Avuş teyzemizin o kocaman, görkemli konağı vardı. Onun tam karşısında ise, hafızamda dağınık saçları ve asık suratıyla kalmış Dişçi Veliler’in, şimdiki Bodrum evleri gibi bembeyaz evleri
muayenehanesi…
Dişçi Veliler’in bitişiği, mahallemizin en barışçıl, en mutlu ailesi Şakir Gültekinler’in üç katlı şirin eviydi. Altında, bütün kasabanın soğuk ayranını, buz gibi suyunu karşılayan buzhaneleri vardı. Gültekinler’in yanı başında Demirciler’in evi, yani abilerimin can dostu Devlet abilerin evi, yolun üstünden gelene gidene selam çakardı. Sonraları orada, bir başka sevilen sima merhum Ali Altıparmaklar oturdu.
Biraz aşağıda, akrabamız Mede teyzem ile oğulları Fevzi Güngördüler’in dere yatağına bakan evi… Yanında, Köse Süleymanlar diye bildiğimiz o heybetli taş konak dimdik dururdu. Merhum Ömer, Mehmet, Süleyman ve Evren Köseler’in doğup büyüdüğü o konağın önündeki çeşmenin lezzeti, hâlâ damağımdadır. Üst tarafında merhum Nuri Köseler’in upuzun bahçeli evi, Nazım Beyler’in iki katlı konağıyla yan yana… Arkalarında ise Çorçil Aliler, yani rahmetli Halil İbrahim ve Ökkeş Alpaylar’ın evi.
Çorçil Aliler’in hemen arkasında can dostlarımın evleri vardı. Nuri Karaoğlulları amcamızın ve evlatları Bektaş, İbrahim, merhum Hacı, Ali ve Hüseyinlerin doğup büyüdüğü o ev, yolun üstünde nöbet tutar gibi durur, dostlarını gözlerdi sanki. Karşısında Kör Temeller, alt sırasında İsmet ve Ali Muratoğlular, üstte Mamışlar ve onların önünde Cıncıkçı İbrahim, yani canım arkadaşım İmam Çolaklar’ın evi…
Mahallemizin en yeni, en güzel evlerinden biriydi.
İmamlar’ın karşısında Done teyzeler, bitişiğinde Kokulu Hüseyin Kırmacılar… Yan yana, can cana, sıcacık bir komşuluk.
Çorçiller’in ön tarafında ise Dikko Ahmetler’in geniş bir arazi üzerine kurulmuş, site gibi dizilmiş evleri yol boyu bize el sallardı. O ara sokakta Bingöller dediğimiz Atilla abigiller ve Tepeli Ökkeşler’in evleri… Değer verip değer aldığımız evlerdi.
Yukarı doğru yürüdün mü, Saatinoğlu Ökkeş amcanın iki katlı evi, güllerle sarmaşıklarla bezeli Antepli Aliler’in şatosuna eşlik ederdi.
Bitişiğindeki eve Yıldızlar’ın evi derlerdi.
Sonraları çocukluk arkadaşım Urfalı Osman Türkmenler almıştı oraları. Geniş avlulu, iki katlı evlerdi hepsi. Alt tarafları Pınarbaşı’na kadar uzanan bomboş tarlalar…
Merhum Reşo dayının sebze ektiği, bizim gölekler yapıp çimdiğimiz, cirit attığımız uçsuz bucaksız deremiz akıp giderdi oradan.
Türkmenler’in yanındaki dar sokaktan sonra Şaşmazlar’ın uzun bahçeli, kiremit çatılı, defalarca misafiri olduğumuz o şipşirin evi…
Bitişiğinde Zekiye ananın toprak damlı, kocaman tavuk kümesli evi, arkasında Onbaşılar, Selimoğulları ve güllerle bezeli eviyle Tuzcu İbrahim amca… Karşısında Payamlar’ın iki katlı evi, can arkadaşlarım Fikri, Fikret,Fikrettin,Ali ve Mehmet Gökmenler’in geniş bahçeli konakları.
Payam amcanın karşısında Arabacı Cemal abiler, onların karşısında İsmail Doğanlar’ın babasının evi, Dikko Ahmet amcanın özenle bakılmış bahçeli evleri…
Yanı başında Karacaörenli Mustafa Çapanlar’ın yolun başına kadar inen, yeşillikler içindeki evi…
O bahçede ne mutluluklar biriktirdik.
Karşılarında Selver teyze ve oğlu Deli Duran… Altında Arabacı Kadir ve Sultan ablamızın evine komşu, Aydınlı terzi Ali Doğan amca ile merhum eşi Ayşe teyzem ve evlatları Mehmet, Hasan, Aslan, Hamza ve abileri Celil ve Halil abilerin büyüdüğü o mütevazı, şirin ev…
Önünde Topal Fahriler, yani Arıkanlar…
Ali, Fahri, Rüştü ve canım kardeşim merhum Mehmet Arıkan’ın toprak damlı, duvarları sarmaşık, bahçesi gül dolu evi…
Yoldan geçen herkesin selam verdiği o ev, esen yelle savrulan gülleriyle bize yarenlik ederdi.
Bitişiği, arkadaşım İsmail Aslan’ın babası Karacaörenli Osman emminin iç içe, dizi dizi toprak damlı evleri…
Karşısında, sekiz çocuğun doğup büyüdüğü, mutlu yaşamın merkezi Çökük Ali Akkayalar ile kızları merhum Güner ve damatları kaportacı Bekir Özcan’ın sırt sırta vermiş evleri…
Yanı başında Aydınlı Meryem, Aydınlı İbiş ve Ayşe ablanın evleri onlarca yıldır kardeşçe yaşayıp giderlerdi.
Çökükler’in arkasında Şerbetçi Hacı, arkasında Kuyumcu Nasif Bozoklar’ın iç içe geçmiş şirin evleri, hemen ardında mahallemizin en tatlı insanlarından İsmail Kellesibüyük, bitişiği Pornikli Selver teyzem…
Hepsi boy boy dizilirdi.
Nasıl güzel insanlardı…
Hemen yanında Kaypaklılar dediğimiz,canım arkadaşım Ali Yıldızlar’ın evi, arkasında dünya tatlısı Eşe teyzemler, yani Çakmak Şenler’in evi ve köşede, mahallemizi korur gibi duran Hasan Şen amcalar ile canım kardeşim Ali Seydioğulları’nın evi…
Orası mahallemizin son köşe başıydı.
Çünkü ondan sonrası askeri birliğin sınırı başlardı.
Bizim evin tam karşısında ise iki harika bahçe vardı. Biri Kemal Müftüoğlu’na ait geniş bahçe… Diğeri ise, belki de kasabanın en devasa, en güzel bahçesiydi. İçinde su kaynağı, yüzme havuzu, envai çeşit meyve ağacı, rengarenk güller ve çiçekler… Ortasında Dişçi Halil amcamızın ve oğulları merhum Hikmet, Hakkı ve Mahmut Öner abilerin diş polikliniği ve evleri… O bahçe o kadar genişti ki, gözünün ucunda Dikko Çelebi amcamızın, yani yapı ustası Celal, Naci ve Hasan Şenocak’ın babalarının evleri, Dişçiler’le sırt sırta vermiş gibi dururdu.
Üst taraflarında Maraşlı kuyumcu Lütfi Canlar, Çetin Kuşlar, Darabacı Ali, gazeteci Zekeriya Şimşekler’in babası Hasan amca, aşağıda Hacı Ali Koyuncular, Mamili abimiz, yukarıda çok sevdiğim Mudahar Gürocak amcamın ve oğlu arkadaşım Erdaller’in Amanoslar’a sırtını dayamış gibi duran şirin evleri…
Oradan aşağıda Kilisli Şükriye teyzemin oğulları Tahsin, Metin, Çetin ve Ahmet Balcılar’ın geniş bahçeli, eski tip iç içe evleri…
Yanı başında, bugün bile adını her anışımda içimi yakan arkadaşım Erdal Sarpkayalar’ın,babası Murat Sarpkaya’nın evi…
Ve Ali Yağız dayım ile gelinbacım Zühre Yağız… Nurhayat, Ayşe, Süleyman ve İbrahim Yağız gibi efsaneleri yetiştiren o insanlar…
Biz okula giderken, öğretmenlerimize götürmemiz için kendi bahçelerinden burcu burcu kokan bir demet gül yapıp, el sallayarak uğurlardı bizi her sabah.
Komşuları Aydınlı Emiş teyze ile Ahmet amcanın evleri de bütün heybetiyle dururdu hemen arkalarında.
İşte dostlar, çeyrek asırdır ayrı düştüğüm İslahiye’den, Burhaniye’den, şimdiki adıyla Aydınlık Mahallem’den dilim döndüğünce ve hatırlayabidiğimce…
Bugün büyük bölümü beyaz atlarına binip gitti. Gidenleri rahmetle, saygıyla anıyorum. Kalanlara, sağ olanlara ise esenlik dolu, uzun bir ömür diliyorum.
Mahalle dediğin dört duvar değildir.
Mahalle, aynı çeşmeden su içenlerin, aynı gülün kokusunu duyanların birbirine verdiği sözdür.
Biz o sözleri ne unuttuk ,ne de bozduk be dostlar!