Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Bugün dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan İstanbul’da yaşıyorum.
İstediğim her sabah Boğaz’ın o muhteşem sisini,Bebek’te Boğaz’ın o durgun ve asil güzelliğini izliyebilirim.
Öğlen Eminönü’nde tarihin ve kalabalığın içine karışır, vapur düdükleri arasında insan seline kapılabilirim.
Akşam Balat’ın rengarenk,sarmaşık sarmış dar sokaklarında yürüyebilirim.,
Kadıköy’ün martı sesli kıyısında bir çay içebilir,evimin bulunduğu Üsküdar’ın Küçük Çamlıca tepesinde şairin dediği gibi gözleri kapalı dinleyebilirim bu muhteşem kenti.
Beyoğlu’nun kalabalığı gibi tarihin tam orta yerinde yaşayıp gideriz yıllarca.
Yıllar içerisinde İslahiye’den kat be kat daha güzel, kat be kat daha imkanlı onlarca şehrini de ayrıca gezdim,gördüm ve yaşadım.
Ama ne zaman elime kalemi alsam…
Aklım hep aynı yere gider benim.
İstemeden, tutamadan, engel olamadan gider.
Neden mi bu kadar sevgiyle anıyorum?
Neden mi her satırımda gözlerim dolarak yazıyorum bu İslahiye’yi?
Çünkü insan doğduğu yeri, manzarası güzel olduğu için sevmez!
Denizi var diye, dağı yüce diye sevmez.
İnsanı güzel olduğu için sever.
Çocukluğunu birlikte büyüttüğü yarenleri için sever.Her sokağında asılı kalan hatıraları için sever.
Bağrına basanı, başını okşayanı, ekmeğini bölüşeni güzel olduğu için sever.
Benim İslahiye’min insanı da yaşadığım her anı’da güzeldi, ben o yüzden sevdim.
Bizim evlerimiz vardı…
Şimdiki gibi siteler, apartmanlar değil.
Tahta kapılı, toprak damlı, geniş bahçeli, sarmaşık bezeli evlerimiz vardı.Kapısı gıcırdayan ama herkese açık olan evler.Duvarı kerpiç ama gölgesi kocaman olan evler.Bahçesinde asma yaprağı sarar, dut ağacına salıncak kurardık.
Her evin avlusunda bir hayat vardı,her hayatın avluya açılan bir kapısı.
Biz o evlerde yoksulluk sarmalında,imkansızlıklar içinde büyüyen ama mutlu,başı okşanan çocuklardık.
Ayağımızda yırtık lastik olabilir,üstümüzde yamalı bir gömlek olabilirdi ama başımızı okşayan çoktu. Karnımız belki tam doymazdı ama tıka basa sevgiye doyardık.Bir mahallede bir çocuk sevindiyse, bütün mahalle sevinirdi çünkü sahipsiz değildik. Adeta mahallemizde herkesin çocuğuyduk.
Oyuncağımız yoktu belki ama derelerimiz vardı.
Derelerimiz küçücük kasabamızın milli plajı gibiydi hepimize.
Ne havuz bilirdik, ne deniz.
Yazın kavurucu sıcağında bütün kasabanın çocukları o derede toplanırdık.Amerikan bezinden dikilmiş donlarımızla kendimizi o buz gibi suya bırakırdık.
Orası bizim tatil köyümüzdü,lunaparkımızdı, özgürlüğümüzdü.
O derede yüzmeyi değil, hayatı öğrendik biz. Paylaşmayı, kollamayı, birlikte gülmeyi…
İşte o yokluk içinde bizi zengin eden buydu.
Komşuluktu.
Hoşgörüydü.
Kapının kilit bilmediği, ekmeğin bölüşüldüğü yıllardı.Bir cenazede bütün mahallenin aynı sessizliğe büründüğü, bir düğünde bütün sokağın aynı halaya durduğu yıllar.
Bakkala gittiğimde ismimle seslenen amca, yanlış bir şey yapsam babamdan önce kulağımı çekip sonra babama haber veren ama bunu sahiplenmekten yapan teyze…
Bugün İstanbul’da milyonların içindeyiz ama asansörde bile selam vermiyoruz birbirimize. Herkesin her şeyi var ama kimsenin kimseye vakti yok.
İslahiye’de kimsenin bir şeyi yoktu belki ama herkesin birbirine vakti, saygısı ve sevgisi vardı.
Biz saygıyı tembihle değil, görerek öğrendik. Sevgiyi öyle öğrendik.
Şimdi anlıyorum, özlediğim o tahta kapılar değil sadece.
O kapıların ardındaki insanlık.
O toprak damların altındaki merhamet.
Çocukluğumuzu birlikte büyüttüğüm can dostlarım.
Belki de bu yüzden yazıyorum Islahiye’yi.
O sarmaşık bezeli evler yıkılmasın hafızamda.
O deredeki çocukların kahkahası susmasın diye.