Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
İnsan küçücük bir bedenin içine sığar; fakat taşıdığı sorumluluk, bütün bir kâinatı ilgilendirecek kadar büyüktür. Güneş doğuyor, yağmur yağıyor, toprak hayat veriyor. Her varlık, kendisine verilen vazifeyi yerine getiriyor. Peki, akıl ve irade sahibi insan ne yapıyor? Bazen nimetleri unutuyor, gücünü zulme, dilini hakarete, servetini kibre alet ediyor. Üstelik bütün bunları yaparken kendisini sorumsuz sanıyor.
Büyük mütefekkir, bu gaflete dikkat çekiyor. Kur’an’da anlatılan tufanları ve helâk edilen kavimleri hatırlatarak inkâr ve isyanın sıradan bir mesele olmadığını ortaya koyuyor. Çünkü mesele yalnızca insanın ne yaptığı değil, yaratılışın gayesine karşı nasıl bir tavır aldığıdır.
Kâinatın bir dili var. Bir çiçeğin güzelliği, güneşin düzeni, yağmurun hayat veren dokunuşu… Kur’anın bakış açısına göre bunların her biri, Allah’ın isimlerini gösteren birer aynadır. Kâinat başıboş değildir; her varlık kendine mahsus diliyle bir hakikate işaret eder. İnsan ise bu dili okuyabilecek bir akıl ve iradeyle yaratılmıştır. İnkâr, bu bakış açısına göre, yalnızca bir inanç meselesi değil; yaratılıştaki hikmeti ve Allah’ın isimlerinin tecellilerini görmezden gelmektir. Kâinat bir hakikati anlatırken insanın ona gözünü kapatması, yaratılışın manasına sırt çevirmesidir.
Küçük bir günah, büyük bir tahribat. Bir kibrit küçücüktür; fakat koskoca bir ormanı yakabilir. Tahribatın büyüklüğünü belirleyen, kibritin boyutu değil, yol açtığı sonuçtur.
İnsan da bedeniyle küçüktür; ancak yaptığı tercihler büyük sonuçlar doğurabilir. Bir iftira bir insanın itibarını yıkabilir, bir zulüm bir ailenin hayatını karartabilir, bir kul hakkı küçük bir kazanç uğruna ağır bir vebale dönüşebilir.
İşte Kur’an’ın dikkat çektiği hakikat budur: İnsanın inkârı ve isyanı, yalnızca kendisini ilgilendiren bir mesele değildir. Çünkü insan, kendisine verilen nimetleri ve yaratılışın hikmetini reddettiğinde büyük bir sorumluluğu da göz ardı etmiş olur.
Güç geçer, hesap kalır. Nuh kavminin tufanı, Âd ve Semud kavimlerinin akıbeti, Firavun’un denizde boğulması ve Karun’un yere batırılması… Kur’an’ın anlattığı bu ibret tabloları, insanın gücüne ve servetine güvenerek hakikate meydan okuyamayacağını hatırlatır. Bugün de para, makam ve güç çoğu zaman değerin ölçüsü sanılıyor. Oysa mal emanettir, makam imtihandır, ömür ise hesabı verilecek bir fırsattır. İnsanın gerçek değeri, sahip olduklarının çokluğuyla değil, onlarla ne yaptığıyla ortaya çıkar.
İnsan, kendine gel! İnsan hata yapabilir. Asıl tehlike, hatada ısrar etmek ve yanlışı savunmayı alışkanlık hâline getirmektir. Kurtuluş; tövbede, adalette, merhamette ve başkasının hakkını gözetmektedir. Büyük mütefekkir çözüm yolunu açıkça gösterir: Kur’an’ın rehberliğine girmek ve Peygamber Efendimizin (asm) sünnetine uymak. Çünkü iman, yalnızca sözlerde değil; davranışlarda, ahlakta ve insanlara karşı tutumda da kendini göstermelidir.
Ey insan! Bir gün makamın, servetin ve övündüğün güç geride kalacak. Geride nasıl yaşadığın, kimin hakkını gözettiğin ve sana verilen ömrü ne uğruna harcadığın kalacak. Gökyüzüne bak ve düşün. Bir çiçeğe bak ve ibret al. Bir mazlumun gözyaşını gör ve kendini sorgula.
Kendini kâinatın merkezine koyma; kâinatın sahibini tanı. Nefsini büyütme, vicdanını büyüt. Dünyayı kazanırken ahiretini kaybetme. Ve kendine şu soruyu sor: Bana verilen bu hayatla yaratılışın hikmetine mi hizmet ediyorum, yoksa kendi elimle o hakikate mi sırt çeviriyorum?