CANİK DAĞLARI’NDA YANAR BİR IŞIK

Yayınlama: 09.10.2026
A+
A-

Sonbahar bitmeden Canik Dağları’nın zirvesi bembeyaz bir örtüyle kaplanırdı.
Eylül ayında köye geldiğimizde, sobalardan çıkan duman karşılamıştı bizi.
Gümüşköy-Gümüşlüktü adı.
Evler, diğer Karadeniz köylerine göre daha derli topluydu ve her taraf fındık bahçeleriyle çevriliydi.
Lojmanımıza yerleştikten kısa bir süre sonra, bir sabah kalktığımızda her tarafı kar kaplamıştı.
Yazın yemyeşil ve insanın içini serinleten fındık ocaklarını, karın altında belleri bükülen kocamış adamlar gibi gördük.

Okulumuz dik bir yamaçta kurulmuştu.
Öylesine dikti ki düşen bir fındık tanesi durmaz, dereye kadar yuvarlanabilirdi.Bu coğrafyada, bizim gibi ovada yetişmiş insanların yürümesi gerçekten zordu.İnanılmaz dik yamaçlara kurulu köy evlerinin orada zamana meydan okurcasına dimdik ayakta duruşları bizi şaşkınlığa düşürürdü.
Gece olunca hepsinin ışığı bir yıldız gibi tek tek yanardı.

İşte bizim elektriğimiz,sarp kayalıkların koynundan, uçurumların kıyısından yılan gibi süzülüp gelen, rüzgarda salınan o direklerle gelirdi.Hayatımız o direklere ve o tellere bağlıydı adeta.Kar bir kere bastırdı mı o direkleri bir kibrit çöpü gibi kırıyor, telleri koparıyordu.
Gecenin içinden “çat” diye bir ses gelirdi.
Arkasından evlerin ışıkları söner,derin bir karanlığa gömülürdük.Anlardık ki aylarca karanlıkta kalacağız.Onca yokluğun bitip tükenmeyen çaresizliğiyle,gaz lambasının isli ışığı duvarda titreyen gölgemiz olurdu aylarca.

Daha önce alışık olmadığım bu hayata inanılmaz öfkelenirdim.
O yıllarda bizlerle aynı kaderi paylaşan köylü arkadaşlarla ,karın altında kopan bir teli onarmak için kışın ortasında kurulan ekiple zemheri kara kışta zorlu yolculuğa ben de katılırdım hep. Saatlerce diz boyu kar içinde düşe kalka ancak ulaşırdık.

İlk gördüğümde telin koptuğu yer beni dehşete düşürmüştü. Devasa bir kaya kütlesinin üzerinden geçirilmiş elektrik tellerini tamir eden arkadaşımız hem akıma kapılabilir hem de en küçük bir dikkatsizlikte uçuruma yuvarlanıp hayatını kaybedebilirdi. Bunca zorluk içinde arızayı giderip dönerdik ama mutluluğumuz kısa sürerdi. Çünkü elektriğimiz asla dikiş tutmaz Sabri gibiydi.
Bir fırtına, bir kar alır götürürdü bütün sevincimizi. İki gün yanar, yirmi gün yanmazdı yine.

İşte o zifiri gecelerde tek eğlencemiz cızırtılı pilli radyoydu.Bir de gaz lambasının altında kızımla yaptığımız dersler. Altı yaşındaki kızımın gündüz öğretmeni, gece babasıydım.
Ders bitince minderleri atar kızımla boğuşurduk.
O kahkahalarımız belki de yokluğun sarmalına karşı tek isyanımızdı.

İşte bütün bu olumsuz koşulların çevrelediği günlerden bir gün, aylık erzak için Ordu’ya inmiştim. Dönüşte akşam karanlığı çökmüştü. Dolmuşun bıraktığı yerle lojman arası 500 metrelik o sarp yokuşu, diz boyu karda birkaç kez inip çıkmam gerekirdi bazen. En kıymetli ve en temel ihtiyacımız tüptü. Yemek oydu, hayat oydu. Önce onu çıkarmalıydım. Bazen sırtımda, bazen kucağımda…

Lojmana son metreler kala elimden kaydı, karanlığa doğru gitti. O an bittim. Dünyanın sonu gibiydi. Karların içine çöktüm kaldım. Tipi yüzüme vuruyor, nefes alamıyordum. Titriyordum ama soğuktan değil, çaresizlikten. El fenerimle, adeta iğneyle kuyu kazar gibi bir sopayla kıdım kıdım aradım. Şükür ki uçuruma gitmemişti. Onu karların altından çıkarıp kucağıma aldığımda anladım ki kurtardığım şey bir tüp değildi. Kızımın sıcak bir tas çorbasıydı. Gaz lambasının o titrek ışığında yarım kalan ödeviydi.

Kapıyı açtığımda içerisi yine o cılız sarı ışıkla yanıyordu. Kızım gaz lambasının dibinde, başı düşe düşe beni beklemişti. Gözleri uykudan mahmurdu ama beni görünce birden ışıdı.
Yorgun düşmüş bir serçenin nefesi gibi,kısık sesiyle:

“Babacığım, geldin mi?” dedi.

O an ne diz boyu kar ne de o dik yokuşun çilesi kaldı. Meğer bir çocuğun sıcacık bir cümlesiymiş zemheri geceyi bahara çeviren. İnsan o an anlıyor ki baba dediğin, kızının karanlık dünyasında hiç sönmeyen tek ışığıymış meğer.

error: Guncelhaber27.com Telif Hakkından Dolayı Korunmaktadır !!