1970-1974 arasında İstanbul’da İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğrencisiydim. Öğrenciliğim devam ederken, Cağaloğlu’nda bulunan Milli Türk Talebe Birliği’nin (MTTB) Turizm ve Dış Temaslar Müdürlüğü’nde de ‘amatör tercüman’ olarak çalışıyordum. Müdürlük olarak, ‘Amatör Tercüman Rehber Kursları’ düzenliyor, yurt içi tarihi yerlere öğrenci ve ‘tercüman adaylarını’ götürüyor ve Turizm Bakanlığı ile koordineli olarak turist olarak gelen yabancı öğrencilere şehir içi ulaşımda indirim sağlayan kimlik kartları veriyorduk. Bu faaliyetlerin yanında, ilk parti olarak,1972 yılında İngiltere’de bir çiftlikle anlaşma yaptık. Yaz mevsimlerinde oraya ülkemizde öğrenci gönderecektik. Giden öğrenciler hem bir ülke görecekler hem yabancı dillerinin geliştirilmesine katkı sağlayacaklar hem de sebze meyve toplayarak harçlıklarını çıkaracaklardı. Çiftlik, gelecek olan öğrencilerime kalacak yer temin etmişti. 1973 Yazında ilk grupları gönderdik. Giden öğrenciler dönüşlerinde oradaki durumlarıyla ilgili bize bilgiler verdiler.
1973 yılı yaz ayında durumu yerinde görmek amacıyla ben de giden gruba katıldım. İlk yurt dışı tecrübem bu oldu. Grup arkadaşlarımla bir akşam Sirkeci’den Londra trenine bildik. Sabahleyin Bulgaristan sınırını geçtik. Şimdi parçalanmış olan o zamanki Yugoslavya’ya, akabinde Avusturya sınırını geçip Almanya’ya girdik ve sabah vakti Münih’e ulaştık. Buradan Londra için başka bir treni aktarma yapılacaktık ve o tren akşam idi. Akşama kadar Münih’i dolaştık ve akşam Londra trenine bindik. Tren, Belçika’ya girdi ve oradan Ostende isimli şehre ulaştık. Manş Denizi kıyısındaki bu şehirde, trenden inip feribota binip Manş Denizi’ni geçtik. Ulaşacağımız yer İngiltere’nin Dover şehri idi. Buranı limanında inip gümrük kontrolü sonunda bizi bekleyen bir başka trene binip Londra’da Viktorya istasyonun ulaştık. Gideceğimiz kamp yeri Kuzey Denizi yakınlarında bir yerdi. Londra’dan bir başka tren ile Leicester şehrine vardık. Buradan da tek vagonlu bir köy treni ile çiftliğe ulaştık. Maceralı bir yolculuktu. Şu anda hatırlamıyorum ne kadar zamanımız geçtiğini…Kaç günü yollarda harcadık…
Çiftlik yönetimi bizi kalacağımız yere yerleştirdi. Sabahları saat 9 civarında çiftliğin römorklu traktörü, başka ülkelerden gelenlerle birlikte, bizi çilek ve böğürtlen gibi meyve bahçelerine götürüyor, topladıklarımız teslim alıyorlar ve çalışmamızın karşılığını, kaç sepet toplamışsak, ‘alnımızın teri kurumadan’ hemen o anda veriyorlardı. Saat 16.00 civarında aynı römorklarla kaldığımız yere dönüyorduk.
Şimdi bu seyahatin bizim için, unutamadığım, en ilginç yönüne geldim. Kampta genel bir tuvalet ve duş yeri vardı. Biz, Türkler, henüz ‘klozet’ denilen alafranga defi hacet araçlarına alışık değildik. O yıllarda Türkiye’de belki belli başlı turistik yerlerde vardı.
Bir gün kamp yönetici bağırıyor ve ‘tuvalette kimler süt içiyor’ diye soruyor. Tabi kimseden tıs yok… Bizim arkadaşlar, tuvalete giderlerken sut şişelerini su doldurup onlarla taharet alıyorlardı. Çıkışta da boş şişeleri orada bırakıyorlardı. Adamlar tabi bu durumu bilmedikleri için tuvalet temizliğine gittiklerinde çok sayıdaki süt şişesine akılları almıyordu. Bazı arkadaşlar da klozetler üzerine, tabir caizse, tünüyorlardı. Klozet üzerine çıkınca, dışarıdan bakıldığında, açık olan kapı altından bakanlar, kabinin boş olduğunu sanıyorlar ve kapıyı itiyorlar. Tabi kapı açılmıyor ve içenden de ses gelmiyor. Dışarıdakiler hayret içinde… Bu kapı içeride kimse yokken nasıl kilitleniyor?
Bu vesile ile yarım asrı öncesi yaşadığım bir hatıramı gözlerimin önünde tekrar canlandırdım.