Son zamanlarda dillerde dolaşan bir ilahi var: “Kâbe’de hacılar hû der Allah…” Bu ilahiyi seslendiren Celal Karatüre, özellikle gençlerin ve çocukların dilinde Allah ismini yeniden hatırlatan güzel bir vesile oldu. Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanında çocukların dilinde, gençlerin neşesinde ve gönüllerin derinliklerinde aynı isim dolaşıyor: Allah…Fakat burada görünen şey yalnızca bir ezginin yayılması değildir. Aslında yayılan bir hakikattir. Çünkü insan ruhu fıtraten Rabbini zikretmek ister. Dil bazen bir nağmeye tutunur; kalp ise o nağmenin içinde Rabbini bulur.
Büyük İslam mütefekkiri kâinatı tarif ederken şöyle der: “Bu kâinat bir fabrika-i muazzamadır.” Fakat bu öyle bir fabrika ki; içinde sayısız faaliyet olduğu hâlde hiçbir gürültüsü yoktur. Çünkü her bir varlık kendi lisanlarıyla, zikirlerini yapmaktadır. Rüzgâr sadece esmez; sanki görünmeyen bir nefesle “Hû… Hû…” diyerek yeryüzünün sayfalarını çevirir. Çiçekler sadece açmaz; her yaprağıyla sanatkârını alkışlayan sessiz birer tesbih olur. Kuşlar yalnızca ötmez; sabahın sessizliğinde göğe yükselen birer tesbih nağmesi gibidir. Dağlar suskun değildir; vakarıyla “Sübhanallah” diyen heybetli şahitler gibidir. Kur’an’ın ifade ettiği gibi kâinattaki her şey Allah’ı tesbih eder. İnsan ise bu büyük zikrin şuur sahibi bir katılımcısıdır.
Bir çocuk “Allah” dediği zaman aslında yalnızca bir kelime söylemiş olmaz. O sözle, milyarlarca yıldır devam eden kâinatın zikir halkasına şöyle der: “Ben de buradayım.” Belki de bu yüzden bu ilahi milyonların kalbine dokunuyor. Çünkü insanlar sadece bir ezgiyi değil, fıtratlarında zaten var olan zikri hatırlıyorlar.Toplumun çocuklarının dilinde Allah varsa, gençlerinin neşesinde Allah varsa ve gönüllerin derinliklerinde yine Allah varsa; bu bir tesadüf değildir. Bu, bir milletin kalbinin hâlâ imanla attığının işaretidir.
Hizmette Gurur Değil Şükür
Fakat burada çok önemli bir ölçü vardır. Büyük İslam Mütefekkiri’nin nefsine hitaben yaptığı şu ikaz bu noktada büyük bir ders verir: “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma. Muhakkak ki Allah bu dini bazen fâcir bir adamla dahi teyid eder, kuvvetlendirir.” Bu söz bize şu hakikati öğretir: Allah dilerse dinini en kusurlu kuluyla bile kuvvetlendirir ve ona hizmet ettirir. Bir ilahi, bir yazı veya bir söz milyonlara ulaşabilir. Fakat bu bizim kemalimizden değil; Allah’ın dinini yaymak için kullarını vesile yapmasındandır. Bu yüzden mümin şöyle düşünür: “Ben dine hizmet etmiyorum. Allah beni dinine hizmet ettirerek şereflendiriyor.” İşte bu düşünce hizmeti gururdan kurtarır, ihlâsa dönüştürür.
“Kâbe’de hacılar hû der Allah…” denildiğinde akla yalnızca Kâbe’deki hacılar gelmemelidir. Belki de bugün dillerde dolaşan bu ilahinin sırrı burada saklıdır. İnsanlar bir ilahiyi değil, fıtratlarının derinliklerinde zaten var olan zikri hatırlıyorlar. Aslında: rüzgârlar, denizler, yıldızlar, ağaçlar, kuşlar, hatta insanın kalbi ve nefesi…her bir şey kendi diliyle “Hû” demektedir. Kâinat baştan sona bir zikir meclisidir. İnsan ise o meclisin en şerefli sesidir. Şimdi kendimize şu soruyu sormak gerekmez mi?: Bu muhteşem kâinat konserinde, senin sesin hangi nağmede?