Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Bediüzzaman Said Nursî hayatı boyunca sayısız haksız davalarda yargılanmış, sürgün edilmiş ve zehirlenmiştir. O da İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmamı Hanbel hazretleri gibi mahkemelerde hakkı haykırmış, adaletsizliği vurgulamış fakat dava arkadaşlarını hiçbir zaman sokak hareketlerine veya asayişi bozacak menfî eylemlere sevk etmemiştir. Şualar, Eskişehir Hapishanesi ve Tarihçe-i Hayat gibi eserlerinde ise, cemaatlerin temel görevinin ihlas ile imanı muhafaza etmek olduğunu vurgulamıştır. Son dönemde yaşanan Alihan Kuriş ve Alparslan Kuytul gruplarına yönelik adli ve idari operasyonlar, dini yapılanmaların asıl ekseninden kayıp güç odağı haline geldiğinde ne tür tehlikelerle karşı karşıya kaldığını bir kez daha göstermektedir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin eserlerinde ortaya koyduğu en temel ilkelerden biri hiç şüphesiz “müsbet hareket” düsturudur. Bediüzzaman bu prensibi açıklarken, hizmetin hedefini de net bir çizgiyle çizmiştir: Risale-i Nur’un amacı halkı hükümet aleyhine kışkırtmak veya siyasi bir iktidar mücadelesine girmek değil; aksine imanı kuvvetlendirmek, ahlakı ihya etmek ve anarşiliğe karşı toplumsal asayişi muhafaza etmektir.
Bugün gerek Alihan Kuriş gerekse Alparslan Kuytul etrafında yaşanan adli süreçler ve kamuoyuna yansıyan tartışmalar, dini yapıların devlet, siyaset ve maddi güçle kurduğu ilişkinin sınırlarını yeniden düşünmemizi gerekli kılıyor. Şüphesiz adil bir yargılama yapılmalı, suç unsuru varsa hukuk çerçevesinde değerlendirilmeli; ne devlet kutsallaştırılmalı ne de dini yapılar eleştiriden muaf tutulmalıdır. Ancak olayların hukuki boyutunun ötesinde, zannımca asıl odaklanmamız gereken mesele şudur: Din hizmeti ne zaman bir güç mücadelesine dönüşür? Bir vakfın, cemaatin veya hizmet grubunun büyümesi, geniş kitlelere ulaşması veya kurumsallaşması tek başına bir problem değildir. Problem; araç olan imkanların, şahısların ve kurumların, hizmetin asıl gayesi olan “Allah rızası” ve “iman hizmeti”nin önüne geçmesidir. Bediüzzaman’ın dikkat çektiği “Vazife-i İlahiye’ye karışmamak” ilkesi tam da burada devreye girer. Din hizmeti yürütenler; neticeyi zorlamaya, toplumu siyasi bir nüfuz alanına dönüştürmeye ve devletle yetki yarışına girmeye başladıklarında ihlas zedelenir, samimiyet azalır ve güç zehirlenmesi baş gösterir.
Müsbet hareket; güçsüzken takınması kolay, fakat imkanlar çoğaldığında muhafazası zor bir imtihandır. Bu nedenle:
Son dönemde yaşananlar, bütün dini yapılara şu hayati soruyu sorma sorumluluğunu yüklüyor: “Biz büyürken iman ve ihlasımız mı büyüyor, yoksa sadece dünyevi gücümüz mü?” Güç arttıkça benlik büyüyorsa, çatışma dili sertleşiyor ve asayiş zedeleniyorsa ortada ciddi bir istikamet problemi var demektir.
Gerçek başarı; büyük binalara veya siyasi nüfuza sahip olmakta değil, her şartta ihlası, adaleti, kardeşliği ve müsbet hareketi muhafaza edebilmektedir.