Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
-1970-1980-
Aydınlık Mahallesi’nin sımsıcak komşuluk ilişkileriyle büyüyen çocuklardık biz.
Masada hazır bir tencere yemek olurdu.
Kapı vurmadan girer, afiyetle yer çıkardık.
Akşam olunca avluya atılan sandalyeler gelen giden komşularla dolup taşardı.
Her hafta sonu annemiz ya da ablalarımız kömürlü ütüyle önlüklerimizi ve yakalarımızı mis gibi ütüler, bizi okula pırıl pırıl yollardı. Pınarbaşı İlkokulu’nun bahçesi bugün Hürriyet Mahallesi olarak bildiğimiz yerin çocuklarıyla, şimdiki adı Aydınlık olan o yıllardaki Burhaniye Mahallesi’nin çocuklarıyla cıvıl cıvıl olurdu.
O zamanlar her evde TRT’de yayınlanan “Arkası Yarın” konuşulur, hikâyenin sonu merakla beklenirdi. Televizyonla o yıllarda yeni tanışılıyor ve her evde bulunmuyordu.Ama radyo bütün evlerde mutlaka vardı. “Arkası Yarın” kuşağı asla kaçırılmazdı.
O yıllar Islahiye tam feodal üretimin egemen olduğu bir kasabaydı. Yazı köyleri, ova köyleri varlıklıydı. Pamuk ve biber iyi giderse herkesin yüzü gülerdi. Dağ köyleri ise daha çok orman işçiliğiyle geçinirlerdi.Yoksulluk orada daha fazla görülürdü. Çalışkandılar ama inanılmaz zor hayatları vardı. Demir yolcuların anavatanıydı adeta:
Türkbahçe, Fevzipaşa, İntilli ve Kozdere.
Şıhlar Nahiyesi,Haltanlı’sıyla,Kerküt ve Sulumağara’sıyla üzüm cennetiydi.Yeşilyurt yöremizin barışçıl insanlarıyla bambaşka lezetin adresleriydi.
Bizim kasabamızda,Yörükler çarşı esnafının mutlak çoğunluğunu oluştururlardı.Biz onlara “Aydınlı” derdik. Bizler de köken olarak Avşar Yörükleri olduğumuz hesabıyla birçok Yörük dostla ilişkimiz sıkı biçimde hâlâ sürüp gider.
Ama çarşımızda inanılmaz bir renk cümbüşü oluşurdu.Halipçi dostlarımızın dükkânlarının rafları ve dükkân önleri top top, renk renk kumaşlarla doluydu: basma, patiska, divitin…
Camlı Kahve, Antepli Ali ve çocuklarının yeriydi. İçeri giren çıkan belli olmaz, çay bitmez, tavla taşı şakır şakır oynardı.
Bu sektörü işleten emekçilerimiz hâlâ hafızamızda;
Muşlu Bayram’ıyla, Cemo’suyla, Urfalı Aposu’yla…
Kasabamızda ulaşım deyince ya kara tren ya da Fındıklı Toros vardı.Tren istasyona yanaşınca simsiyah dumanı kaplardı her yanı.Fındıklı Toros toz duman içinde gelir, üstünde çuval, sepet, ne ararsan olurdu.
Küçücük kasabada alkollü lokantalar inanılmaz dolup taşar ve birbirleriyle tatlı tatlı rekabet ederlerdi. Akşamüstü garsonların “Buyurun” sesi yükselir, müşteri kapmaca oynanırdı.
Bizim Islahiye Kürdüyle, Türküyle, Arabıyla, Çerkeziyle, Alevisiyle ve Sunnisiyle kucak kucağa yaşayan rengarenk bir mozaikti.Aynı sokakta her rengin tadı bir başkaydı.
Kasap hali, sebze hali…
Burası bambaşkaydı. Her şey organik, her şey taptaze. Sabahın köründe köylü arabasıyla domatesini, biberini getirirdi. Adeta her gün bir panayır tadında insanlar cıvıl cıvıl kucaklaşırdı.
O zamanlar Halep’le canlı hayvan ticareti yapılır ve bu canlılık kasabamıza bolluk bereket olarak dönerdi. O yüzden 10-15 tane otel hep dolup taşardı.
Hafta sonu ayrı bir âlemdi.
Atlas ve Saray Sinemaları kadın matineleri düzenlerdi. Ferdi Tayfur’la ağlanır, Cüneyt Arkın’la Bizans’ı fetheder, Kadir İnanır’la delikanlı olunur, Türkan Şoray’la hayaller kurulurdu.
Ah o Pazar günleri yok mu? İple çekerdi tüm kasaba. Gara Tevfik’in müthiş gollerini, Abdal İbo’nun müthiş kurtarışlarını görmek için tüm kasaba sahaya akın ederdi.
Bugün çok uzaklardayız. Gurbete giderken bavula ne koyduk dersin? Eşyadan çok koku koyduk. Kömürlü ütünün buharını, manifaturadan gelen basma kokusunu, Camlı Kahve’nin çayını, halden gelen naneyi, sinemadan çıkan mısırı.
Yıllar geçti. Büyük şehirler gördük ve yaşadık. Ama Aydınlık Mahallesi’nin komşu teyzesinin “Gel oğlum, bir lokma ye” deyişini, Pınarbaşı’nın incir gölgesini, Camlı Kahve’de Antepli Ali’nin ikram ettiği çayı hiçbir yerde bulamadık.
–