Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Dün birinci bölümünü paylaştığım, yıllar geçse de dostluğunu özlediğim Ömer Yalçın’ı kısaca ben de anlatmak istiyorum.
Birlikte olduğumuz her anı mutluluğa çeviren, hüzünlerimizi yüreğiyle paylaşan, ela gözlü Ömer abiyi halkımızın ve öğrencilerinin gözünde saygın bir yere taşıyan da işte birince bölümde anlatılan özellikleriydi.
Son yıllarını İlçe Milli Eğitim Müdürü olarak geçirdiği dönemde çok yakınındaydım.
O güzel ve zengin yüreğinden kadeh kadeh hepimize serpmişti.
Nice anının onurlu kahramanı Ömer abiyi özlemle ve sevgiyle yad ediyorum.Sizi onunla buluşturan değerli ve usta kalemli Murat Seven öğretmenimin yazısıyla baş başa bırakıyorum.
●●●
Teneffüslerde bazen koridorda bir öğrenciyi azarlarken görürdüm onu:
“Yavrum akıllı ol. Adam ol. Babanın sana bırakacak bir şeyi var mı? Yok. Diploma alasın diye uğraşıyor adamcağız. Onca zorluğun içinde dişinden tırnağından artırarak. O halde haylazlık yapacağına derslerine çalış. Kitap oku. Bir yabancı dil öğren.”
Çocuk başı önünde uzaklaştı. Ben Ömer abinin yanına sokuldum ve Özdemir Asaf’tan bir söz attım:
“Nasihat, zamanında taze yenilmemiş bir ekmeği başkalarına bayat yedirme girişimidir.”
“Halt etmiş o” deyip güldü ve öğretmenler odasına yürüdü.
Bir gün bahar yaza dönerken, nar ağaçlarında kırmızı çiçeklerin alev alev yandığı bir akşamdı. Telli köyünde öğretmen arkadaşımız Enes’in düğünündeydik. Davullar zurnalar çalıyor, Antep’in kara şalvarını giymiş erkekler kadınlarla el ele, Tokuzlu’nun ezgisinde zarifçe eğilip bükülüyordu. Önümüzdeki tabaklarda yufka ekmeğine sarılmış ciğer, et, yoğurt. Durmadan puslanan rakı.
Ömer abi de bu köydendi, Telliliydi. İşaret etti, yanına gittim. Bahçeden çıkıp yürüdük. Hava açıktı. Lacivert gökyüzünde yaz yıldızları kristal gibi parlıyordu. Derinden bir köpek havladı. Düğünde atılan silahların sesi geldi. Biri içli, esrik bir türkü söylüyordu.
Maraş’tan bir haber geldi. Dediler ki Merig ölmüş.
“Ozan Telli’yi bilir misin?” dedi.
“İshakça’yla ödül alan şair değil mi?”
“Evet” dedi. “O da bu köyden. Benim yakın akrabam olur. Burada olsaydı tanıştırırdım seni.”
Sonra karşıdaki karanlık iki katlı evi işaret etti. “Halam orada oturuyor. Bir ziyaret edelim mi?”
Merdivenleri çıktık. Kapı kilitli değildi, ittik girdik. Yaşlı kadın yer yatağından doğrulmaya çalıştı.
“Ömer sen misin oğul?”
“Benim hala, nasılsın? Gözlerin nasıl?”
“Ah, artık hiç görmüyorum.”
Nedense ışığı yakmadı. Gidip halasının yanına bağdaş kurdu. Pencereden odaya ay ışığı doluyordu. İhtiyar kadın, yaşlı elleriyle onun hafif kırlaşmış saçlarını okşadı, öptü.
“Kuzum, abimin yadigarı” derken sesi titredi.
Ömer abi kitaplara çok meraklıydı. Tatile her gidişimde Ankara’dan almam için bir liste tutuştururdu elime. Son getirdiğim kitaplardan biri Oya Baydar’ın hüzün yüklü düş kırıklığını anlatan _Elveda Alyoşa_’sıydı. O kitap benim raflarımda da durur. Bu akşam bir kez daha okuyacağım, Ömer abiyi hatırlayarak.
Ve o türküyü de dinleyeceğim:
“Mezarımı derin de kazın
Dar olsun yar yar dar olsun
Ben ölürsem sevdiceğim
Sağ olsun yar sağ olsun.”
İlk isteğin gerçekleşmiş midir bilmem. Umarım ikinci isteğin olmuştur. Sevdiklerin sağdır. Hepsi senin gibi insanı seven, her tür düşünceye saygılı, özgürlükçü insanlardır.
Son sözüm sana gecikmiş bir “elveda”dır güzel abim.
Şimdi masanın başına oturmalıyım. Bilirsin, gözyaşı yağmuruna tutulmuş rakı fazla bekletilirse bir daha içilmez.