Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Kasabamızın dostlar kervanındaki sevgi yüklü yüreğiyle beyefendi bir eğitimciydi.
90’ların sisli puslu günlerinden geçiyorduk.
“-Artık senin zamanın geldi. Eğitim-Sen şube başkan adayım sensin.”
Demişti bana.
Eğitim-Sen’le birlikte sancılı geçen süreçlerimde omuz omuza, her türlü desteği verdi. Demokrat, entelektüel ve bilge bir kişilikti.
Ömrünün son deminde İslahiye İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü yapıyordu.En verimli çağında ansızın geçirdiği bir kalp krizi ile bir öğlen vakti kaybettik onu.
Bu yürekli değerimizi ilçemizde aynı yıllarda birlikte görev yaptığı kıymetli edebiyatçı-yazar, şair yürekli hocamız Murat Seven kaleminden, Ömer Yalçın’ımızı hem bölgemizle hem de Ömer Ağabeyle ilgili öykü tadında yazdığı iki bölümlük yazıdan okumanızı tavsiye ederim.
Ö. Akkaya
●●●
Onu gereğince anlatabilmek öyle zor ki.
Sözcük kâğıda düşünce ağırlığını kaybeder, hafifler çünkü. Yabancılaşır yürekten geçenlere. Kim bilir nabzını da duyuramaz belki. Ama olsun, sözcükler ölü doğsa da inatla anlatacağım bu defa Ömer Abi’yi. Bilenler mazur görsün yazınsal kusurlarımı.
Ne de olsa ben yazar değilim ki.
Murat Seven
●●●
Hafta sonları dar sokağa bakan Buluş Restaurant’ın pencere kenarındaki masasında demlendiğimiz akşamlar, kitaplardan konuşurduk daha çok. Türkiye’nin, dünyanın hallerinden söz ederdik. İslahiye’de kaldığım yıllar boyunca sürüp giden böylesi bütün geceleri, son kadehleri dostluğa ve iyiliğe kaldırıp o türküyle noktalardık:
_Mezarımı derin de kazın dar olsun
Yar yar dar olsun.
Ben ölürsem sevdiceğim sağ olsun
Yar yar sağ olsun._
Bu türküyü Ruhi Su’dan dinlemiştim ilk kez. Onun opera disipliniyle biçimlenmiş tok sesinin inişleri çıkışları nedense korkuturdu beni. Ömer Abi’nin ezgileri makamından saça saça söyleyişi daha hakiki gelirdi bana, daha rahatlatıcı. Bu Erzurum türküsünün her çalındığında aklıma Ruhi Su’yu değil de İslahiye Lisesi’nin felsefecisi Ömer Yalçın’ı getirmesi bu yüzdendi galiba.
Hesapları hep o öderdi.
“Niye ben değil de hep sen Ömer Abi?”
“Bende daha çok var da ondan. Hem para bir dostla paylaşılmadıktan sonra neye yarar ki?”
Hassa’da bir fırın çalıştırıyordu. Bazen hafta sonları hesap almaya giderken beni de götürürdü. Çizgili pijamasının üstüne entari giymiş, ak saçlı yaşlı bir adam gezinirdi fırının önünde. Ömer Abi cebinden çıkardığı bozuk paraları ihtiyarın açık avcuna bırakır, sonra bana dönüp hafifçe gülümserdi.
“Rüzgardan” derdi. “Bazen öyle bir rüzgâr eser ki burada, aklını uçuruverir insanın. Bu insanlardan her yerde olduğu gibi Hassa’da da var işte.”
Hesapların tutulduğu kâğıda ben de bakardım:
Kalle: …….. lira
Yolçatılı Cöhmer: …….. lira
Ömrümde duymadığım bu sözler güldürürdü beni.
“Ömer Abi, kalle nedir?”
“Kasa.”
“Peki Cöhmer?”
“Yolçatı’dan birinin ismi.”
Böylece iki sözcük daha girerdi hayatıma. İlhan Berk gibi genişlerdi dünyam.
Bayramdan bir gün önce evlerde hazırlanmış kömbeler tepsilerle fırınlara taşınırdı. Sohbet eden kadınlarla dolup taşardı fırınların önü. Ömer Abi pişmiş kömbelerden bana da verirdi birkaç tane. Çok lezzetli lakin taş gibi. Çaya batırılıp yumuşatılmasa diş kırması işten bile değil.
“Ömer Abi, haftaya şampiyonluk düğümünü çözecek İslahiye-Reyhanlıspor maçı var ya.”
“Ee?”
“İşte o maça girişleri sıkı kontrol etmeli polis. Yanında kömbe olanı içeri almamalı. Düşünsene seyircinin öfke anında bunları midesi yerine sahaya attığını. Kafa göz yarar vallahi.”
Bir kahkaha atmıştı Ömer Abi.
Göl yeşili gözlerinden beyaz nilüferler kaymıştı.