Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Yıllarca önceydi. Bir Yaz mevsimiydi. Sakarya’daki arkadaşlarımdan İsmail Aydıncı ve Kadir Kuzucu ile İran üzerinden Pakistan yoluyla Türkistan coğrafyasına seyahat etme karar verdik. İsmail’in Hyundai minibüsünü bu seyahat için hazırladık. Yolda yemek için çeşitli gıda maddeleri ve içecekler temin ettik. Araca bir de araç içi buzdolabı koyduk. Bakımını yaptırdık ve uzun bir yolculuğa hazır hale getirdik.
Kararlaştırdığımız gün ve saatte Adapazarı’ndan yola çıktık. Sık sık molalarla Erzurum’u geçtik. Ağrı’da bir moladan sonra sınır kapısı Gürbulak’a ulaştık. Burada gümrük ve pasaport işlemleri için bir süre bekledik. Adetimdir, her gittiğim gümrük kapısında, İslâhiyeli veya Gaziantepli hemşeri sorarım. Burada buldum. Biraz sohbet ettikten sonra İran tarafına geçtik. Kısa bir süre geçtikten sonra orada da işlemler bitti ve İran’a girdik. Vakit de akşam oldu. İlk bulduğumuz mola yerinde araç içinde geceledik.
Sabah olduğunda Tahran’a doğru hareket ettik. Tebriz yakınlarında şehre girmeyi dönüşe bırakarak Tahran yoluna devam ettik. Tebriz civarında yol üstündeki esnafın tamamı Türkçe biliyorlardı. Zaten Tebriz kadim bir Türk şehri…
Tahran’a girdiğimizde trafik şoku yaşadık. Öyle karmaşık ve kuralsız bir trafik akışı var ki anlatmak mümkün değil. Öğle üzeri bir lokantada yemek yedik, şehri turlayıp İsfahan yoluna girdik. Tahran-İsfahan arası yaklaşık 450 km.
Akşam vaktiydi İran’ın dini merkezi kabul edilen Kum şehrine ulaştık. Medreselerini görmek istedik ama vakit akşam olduğu için içeri giremedik. Geceyi burada geçirdik. Ertesi sabah İsfahan istikametine yöneldik. Şu an yolda ne kadar zaman harcadık hatırlayamıyorum ama İsfahan’a ulaştık. İsfahan şehrinin sırtını dayadığı tepede aracımız içinde geceledik. Sabahleyin şehir turumuz başladı. İsfahan’ın köprüleri ve tarihi eserleri anlatılacak gibi değil…. O kadar güzel korunmuşlar ki hayran olmamak mümkün değil. Şehir merkezinde bir Türk kahvesi yapan bir kahvehane bulduk. Sık sık oraya uğradık. Akşam olunca da önceki gece kaldığımız yere tekrar çıkıp o geceyi de orada geçirdik.
Ertesi gün de şehri dolaşmamız devam etti. Buradaki ‘otuz üç ayaklı köprü’ tabir edilen köprüyü unutmam mümkün değil… Bu köprüye Allahverdi Han Köprüsü de deniyormuş. 1600 yılında yapılan bu köprü şehirdeki 11 köprüden biri… Zayenderut ismi verilen nehrin üzerine yapılmış. Köprünün bazı ayakları içinde çay ocakları var. Bura çay ve nargile keyfi yaptık.
İsfahan, İran İslam mimarisinin başkenti sayılmaktadır. 16. ve 17. yüzyıllarda altın çağını yaşayan şehir, halen aynı görkemini yansıtır. Mimarisiyle büyülemekle kalmaz, sanat, edebiyat ve felsefenin de merkezi olması nedeniyle tarihten süzülerek gelen kültür birikimini size hissettirir. İranlılar İsfahan için “Dünyanın yarısı” diyorlar, oradaki Azerbaycanlılar da ekliyorlar ‘İstanbul olmasa’…
İsfahan’da hatırımda kalan bir hatıra da şöyle. Aracımız içinde taşıdığımız buzdolabı bozuldu. Tamirci sorduk. Birileri bize ‘Ermeni bölgesinde bu işi yapan bir Robert Ağa var. Ona gidin’ dedi ve yolu tarif etti. Gidip Robert Ağa’ya (Ağa, bey anlamında kullanılıyormuş) durumu anlattık. Çırağı yardım ederken ben İngilizce biraz sohbet ettim. O günlerde İran Cumhurbaşkanı seçimi vardı. Onu sordum. ‘Siz de düşünüyorsunuz?’ dedim. O da ilginç bir cevap verdi: ‘İslam is İslam… İslâm, İslâm’dır. Bizim için fark etmez’… Sonra bana nereye gittiğimizi sordu. Ben de Pakistan, Türkmenistan, Özbekistan vs gibi sözler söyledim. Yanımda duran İsmail Bey bana, “sen biraz daha at da ‘zengin biri’ diye, biraz sonra sana yüklü bir fatura çıkarsın’ dedi. Robert Aga’ya “Ermenistan’a gittin mi?” diye sordum. Gitmemiş. Kartımı verdim ve “sen İstanbul’a gel, orada çok Ermeni var. Onlarla tanıştırır, sonra da seninle birlikte Ermenistan’a gideriz” dedim. İşimiz bittiğinde borcumu sordum. ‘Borcunuz yok. Siz misafirsiniz’ dedi. İsmail Bey’e baktım, tebessüm ettim.
Bir gece daha İsfahan turumuzdan sonra ilgin bir şehir olan Şiraz’a doğru yola çıktık. Şiraz’a vardığımızda aracımızı ‘uygun’ bir yere park ettik ama dönüşümüzde polisin araç plakasına el koyduğu öğrendik. Bir süre mücadeleden sonra plakayı geri aldık. Çarşı pazar dolaşmaları derken akşam oldu. Şiraz geniş ve büyük bir şehirdir… Turistik yerleri ve muhteşem eserleri şehrin her yerine dağılmış…
Şehrin meydanında, aynı zamanda insanların piknik yaptıkları yere aracımızı park edip. Semaverimizi yaktık. Burada herkes semaverlerini yakıp çay içiyorlar. Bu seyahatimizde benim hiç unutmadığım bir hatıram var. Tuvalet ihtiyacı için WC’ye gittim. Baktım ki yeni yapılmış ve tertemiz. Aracımızın yana gidip, bu tür ihtiyaçlar için taşıdığım, hortumu aldım ve tuvalet kabinine geri döndüm. Burada duşumu alıp, aracın yanına dönüp araç içinde uyudum. Arkadaşlar da aracın yanında yerde yattılar.
Bu seyahatte ilginç bir hatıram daha var. Derler ki, “Şiraz’a girmek kolay, çıkmak zordur”. Sabah olduğunda aracımızı çalıştıramadık. Sanıyorum buzdolabı yüzünden akü zayıfladı. Uğraşırken bir Azerbaycanlı bize yaklaştı ve ‘size nasıl yardımcı olurum’ diye sordu. Epeyce bir çare aradıktan sonra o taksicinin aküsünü bizim minibüse takıp aracımızı çalıştırdık. Meğer araç çalışırken aküyü çıkarırsan bile araç çalışmaya devam ediyormuş. Aküleri tekrar değiştirdik
Basra Körfezi’ne gitmeye niyetlendik. Niyetlendik ama bir türlü sahildeki Buşir şehrine giden yolu bulamıyoruz. Nereye yönelsek, yanlış yol… Uzun bir mücadeleden sonra yolu bulduk
Aynı zamanda askeri bir bölge olan Buşir’e geldik ama hava öyle sıcak ki nefes almak bile zor. Şehri araç içinde turlayıp, Zagros Dağları yoluyla dönmeye karar verdik. Bizim Torosların devamı olan Zagros Dağları’nı çıkarak Hürremabad, Arak, Kum yoluyla tekrar Tahran’a ulaştık. Buradan geri dönmeye ve seyahatin kalan kısmını daha sonraki bir seyahat ile tamamlamaya karar verdik, ama maalesef gerçekleştiremedik.