Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
İnsanoğlu, varoluşundan bu yana hep bir “tatmin” arayışının peşinden koşmuştur. Ruhundaki o büyük boşluğu bazen parayla, bazen şöhretle, bazen de dünyanın geçici zevkleriyle doldurabileceğini sanmıştır. Ancak günümüz insanı şunu gayet iyi anlamış ki; her ulaşılan arzu, bir süre sonra sıradanlaşmış ve arkasında daha büyük bir iştahsızlık bırakmıştır. İşte tam da bu noktada, Bediüzzaman Said Nursi’nin Mesnevi-i Nuriye adlı eserinde geçen sarsıcı bir cümle, insanın arayış haritasını kökünden değiştirmektedir: “Marifetullah olduktan sonra, dünya lezzetlerine iştiha olmadığı gibi cennete bile iştiyak geri kalır.” İlk bakışta iddialı, hatta ezber bozan bir ifade bu. Cennet gibi ebedî ve kusursuz bir saadet yurduna karşı bile bir “geri kalıştan”, bir durulmadan bahsediyor. Peki, insanı hem dünyanın cazibeli vitrinlerinden hem de cennetin göz kamaştıran vaatlerinden vazgeçiren bu “Marifetullah” neyin nesidir?
Kalpteki Büyük Devrim: Marifetullah
Marifetullah; kelime anlamıyla Allah’ı tanımaktır, bilmektir. Ancak bu tanıma, kuru bir bilgi veya zihinsel bir kabulden ibaret değildir tabii. O’nu isimleriyle, sıfatlarıyla kâinattaki tecellileri üzerinden okumak; imanı, sarsılmaz bir muhabbete ve yakınlığa dönüştürmektir. Bu düzeyde bir tanıma gerçekleştikten sonra, insan kalbinde büyük bir inkılap yaşanır. Hakiki güzelliği ve sonsuz lezzeti kaynağından tadan bir ruh, artık gölgelerle oyalanmaz. Dünyanın fani zevkleri, o muazzam güneşin yanında sönük birer mum ışığı gibi kalır. Sakın yanlış anlaşılmasın! Hakiki manada Allah’ı tanıyan bir insan, dünyaya küsmez ama dünyanın geçici zevklerine karşı o hırslı “iştahını” kaybeder. Çünkü o, çok daha yüce bir sofradan beslenmektedir. Dindarlık ve Allah’ı tanımak “dünyadan el etek çekmek”, hayattan kopmak ve köşesine çekilip pasif bir bekleyişe geçmek değildir. Hakiki manada Allah’ı tanıyan bir insan; aksine dünyaya çok daha derin, anlamlı ve yapıcı bir gözle bağlanır. Çünkü marifetullah, dünyayı bir *”cezaevi”* veya *”amaçsız bir kaos”* olarak değil, Allah’ın isim ve sıfatlarının sergilendiği muazzam bir *”sergi salonu”* ve *”laboratuvar”* olarak görmeyi gerektirir.
Cenneti aşan arzu.
Meseleyi daha da derinleştiren kısım ise cennete olan iştiyakın geride kalmasıdır. Bu, asla cenneti küçümsemek ya da hafife almak demek değildir. Aksine, cennetin hakikatini doğru konumlandırmaktır.
Genel yanıldığımız husus, cenneti sadece köşklerden, nehirlerden ve maddi nimetlerden ibaret görmemizdir. Oysa cennetin en büyük nimeti, o nimetlerin sahibi olan zatın rızası ve O’nun cemalini müşahede edebilmektir (görebilmektir). Tevbe Suresi 72. ayette açıkça buyrulduğu gibi: “Allah’ın rızası ise bunların hepsinden daha büyüktür.” Risale-i Nur’un genelinde sıkça vurgulanan yüksek kulluk şuuru tam olarak buraya dayanmaktadır: İbadet, bir menfaat ticareti değildir. Gerçek bir kul, ibadeti cennete girmek veya cehennemden kaçmak için değil; Allah emrettiği ve O buna layık olduğu için yapar. Bu makama ulaşan bir ruh için artık odak noktası değişmiştir:
* Hedef nimet değil, Mün’imdir (Nimeti Veren);
* Hedef ihsan değil, Muhsin’dir (İhsan Eden);
* Hedef cennet değil, Cenâb-ı Hakk’ın bizzat kendisidir. Cemalullah’tır
Netice: Nimetten Nimet Verene Yürümek
Kulun manevi yolculuğunda ulaşabileceği en yüksek zirve, Sevgili’nin sunduğu hediyelerden ziyade bizzat Sevgili’nin kendisini seçmesidir. Marifetullah, insana eşyanın (yaratılanların) arkasındaki sanatkârı görmeyi öğretir. Günümüz insanının düştüğü en büyük tuzak, hediyeye âşık olup hediye vereni unutmasıdır. Mesnevi-i Nuriye’nin bu derin ufku, bizi hediyelerin (dünyanın ve hatta sadece maddi bir cennet algısının) esaretinden kurtararak, bizi var eden Sonsuz Cemal ve Celal sahibine davet ediyor. Çünkü biliriz ki; O’nu bulan her şeyi bulmuştur, O’nu bulamayanın ise elinde kalan koca bir hiçtir.
İsmail Karataşlıoğlu 28.06.2026