İnsan, yaratılışı gereği hakikatin peşinde olan bir yolcudur. Kalbi doğruya meyleder, aklı anlam arar, vicdanı iyiyi tasdik eder. Hiç kimse bile isteye yanlışa talip olmaz; herkes kendi içinde doğru bildiği bir yolda yürür. Bu yönüyle insanın arayışı kıymetlidir. Ancak bu kıymetli arayış, ölçüsüz ve rehbersiz kaldığında, insanı hakikate değil; hakikat zannettiği yanılgılara götürebilir. Asıl tehlike de burada başlar: Yanlış yapmak değil, yanlışı doğru zannetmek. Çünkü hata yapan insan, bir gün durur, düşünür ve geri dönebilir. İçinde bir şüphe, bir pişmanlık kıvılcımı vardır. Fakat hatasını hakikat olarak kabul eden kişi için bu kıvılcım sönmüştür. Artık o, yalnızca yanılmakla kalmaz; yanılgısını savunur, hatta başkalarına da taşır. Böylece yanlış, bireysel bir hatadan çıkar; yaygın bir kabule dönüşür.
Günümüzde bu tehlike, hiç olmadığı kadar büyümüştür. Bilgiye ulaşmak kolaylaşmış; fakat hakikati ayırt etmek zorlaşmıştır. Sosyal medya ve dijital düzenlemeler, doğru ile yanlışı aynı hızda yaymakta; hatta çoğu zaman yanlışı daha cazip hale getirmektedir. Tekrarlanan sözler doğru kabul edilmekte, çok paylaşılan içerikler sorgulanmadan benimsenmektedir. İnsan, araştıran bir varlık olmaktan çıkıp maruz kalan bir varlığa dönüşmektedir. Bu ortamda en büyük tuzaklardan biri de insanın kendi fikrini mutlaklaştırmasıdır. Herkesin kendi doğrusunu ürettiği bir dünyada, hakikat parçalanır. Oysa hakikat, kişisel kanaatler değil, sabit bir ölçüdür. Bu ölçü kaybolduğunda, insan kendi nefsinin aynasında gördüğü yansımayı hakikat zannetmeye başlar. Daha da tehlikelisi, insanın nefsine hoş geleni doğru kabul etmesidir. Çünkü nefis, hakikatten çok konforu sever. Zor olanı değil, hoş olanı tercih eder. Bu yüzden bazen insan, hakikati aradığını zannederken aslında sadece kendi arzularına uygun olanı arar. Böylece hakikat değil; nefsin onayladığı bir yanılsama bulunmuş olur.
Toplumsal düzeyde ise bu durum, başka bir boyut kazanır. İnsanlar, savundukları fikirleri bir kimlik meselesi haline getirir. Artık mesele doğruyu bulmak değil; “haklı çıkmak” olur. Bir görüşten vazgeçmek, sadece fikir değiştirmek değil; sanki bir şey kaybetmek gibi algılanır. Bu yüzden kişi, yanlış olduğunu hissetse bile geri adım atamaz. Böylece yanılgı, bir inada; inat ise bir körlüğe dönüşür.
Bilinen bir gerçek vardır ki o da hakikate giden yolun ilk şartı, tevazudur. İnsan, “Ben yanılıyor olabilirim” diyebildiği ölçüde hakikate yaklaşır. Bu soru, zihni diri tutar, kalbi yumuşatır ve insanı kendi nefsinin tuzaklarından korur. Aksi hâlde insan, kendi düşüncelerinin mahkûmu olur. Bu noktada ihtiyaç duyulan şey, sadece bilgi değil; ölçüdür. Sağlam bir referans, güvenilir bir rehber ve sürekli bir iç muhasebe…
Netice olarak modern insanın en büyük imtihanı, doğruyu bulmak kadar; bulduğunu sandığı şeyin gerçekten doğru olup olmadığını sorgulayabilmesidir. Zira uçuruma doğru yürüyen birini durdurmak mümkündür; ama uçuruma doğru koşarken doğru yolda olduğunu zanneden birini durdurmak neredeyse imkânsızdır. Bu yüzden asıl mesele, hakikati aramak değil; hakikati tanıyabilecek bir kalp ve onu kabul edebilecek bir cesaret sahibi olmaktır.
23.03.2026