Son günlerde bazı bireyler hakkında ortaya atılan uyuşturucu kullanımı iddialarının, henüz soruşturma süreci dahi şekillenmeden; medya kanalları aracılığıyla dolaşıma sokulması ve akşam tartışma programlarında kesin hükümler eşliğinde ele alınması, üzerinde dikkatle durulması gereken ciddi bir sorundur.
Hukuk sistemlerinde soruşturma ve kovuşturma süreçleri; sessizlik, gizlilik ve ölçülülük esasına dayanır. Bunun temel nedeni, yalnızca yargılamanın sağlıklı yürütülmesi değil; aynı zamanda bireyin itibarının ve özel hayatının geri dönülmez biçimde zarar görmemesidir.
Ancak son dönemde, henüz mahkemeye intikal etmemiş, hatta bazı durumlarda resmî bir iddianameye dahi dönüşmemiş iddiaların;
• haber diliyle servis edilmesi,
• sosyal medyada çoğaltılması,
• yorum programlarında “suç kesinmiş gibi” tartışılması,
hukuki süreci fiilen anlamsızlaştıran bir paralel yargılama ortamı oluşturmaktadır.
Bu tür durumlarda mesele artık uyuşturucu iddiası olmaktan çıkar; medyanın yargı yetkisi üstlenmesi problemine dönüşür. Tartışma programlarında yapılan değerlendirmeler, çoğu zaman teknik ve hukuki bilgiye değil; kanaate, duyguya ve reyting kaygısına dayanır. Bu da telafisi zor toplumsal yaralar açar.
Karşılaştırmalı hukuk pratiğinde, Hollanda, Almanya, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerde; soruşturma aşamasındaki dosyaların medya üzerinden tartışılması son derece sınırlıdır. Bunun sebebi, bireyi korumak kadar yargı sürecini korumaktır.
Unutulmamalıdır ki; bir kişinin daha sonra aklanması, daha önce uğradığı itibar kaybını otomatik olarak telafi etmez. Dijital çağda atılan başlıklar kalıcıdır; beraat kararları ise çoğu zaman sessizdir.
Uyuşturucu meselesi elbette ciddidir. Ancak bu ciddiyet, teşhirle değil, doğru yöntemlerle ele alındığında toplumsal fayda üretir. Hukuki süreç tamamlanmadan yapılan her açıklama, her yorum ve her paylaşım; adaletin değil, algının güçlenmesine hizmet eder.
Bu nedenle;
• soruşturma bilgilerine dair sızıntıların önlenmesi,
• medyanın yargı dili kullanmaktan kaçınması,
• kamuoyunun kesin hükümlerle yönlendirilmemesi,
Toplumsal sorumluluğun bir gereğidir.
Bu yaklaşım; birilerini korumak için değil, herkes için geçerli olması gereken bir ilkeyi hatırlatmak içindir.
