ORTADOĞU-BATI GERİLİMİ: İMAN -İNKAR EKSENİ yahut SAFLAŞMASI

Yayınlama: 24.01.2026
10
A+
A-

Bugün Ortadoğu ile Batı arasındaki gerilim, klasik anlamda bir jeopolitik çıkar çatışması olmanın çok ötesine geçmiştir. Enerji, güvenlik, sınırlar ve ittifaklar bu çatışmanın görünen yüzüdür; fakat derininde, ahir zaman iman–inkâr saflaşmasının açık bir yansıması vardır. Bu eksende yaşanan krizler, basit siyasî anlaşmazlıklar değil; hayata, insana ve hakikate dair iki zıt tasavvurun çatışmasıdır.

Risale-i Nur’da özellikle vurgulanan temel hakikatlerden biri de şudur: Küfür ahir zamanda şahsî olmaktan çıkıp cemaat ve sistem hâline gelir. Bugün Batı merkezli küresel düzen, bu sistemleşmiş inkârın en belirgin temsilcisidir. Bu düzen; vahyi kamusal hayattan dışlayan, ahlâkı görecelileştiren, gücü ve menfaati meşruiyet ölçüsü yapan bir dünya görüşünü hukuk, medya, ekonomi ve askerî güç yoluyla evrenselleştirmeye çalışmaktadır. Ortadoğu ise, bütün zaaf ve hatalarına rağmen, hâlâ vahiy merkezli bir hayat tasavvurunun izlerini taşıyan tek coğrafya olarak bu sistemin karşısında durmaktadır.

Bu nedenle Ortadoğu’da yaşanan hiçbir kriz yalnızca “yerel” değildir. On Beşinci Şua’da işaret edildiği üzere, ahir zamanda mücadele fertler arasında olmayacak; şahs-ı manevîler arasında cereyan edecektir. Maalesef üzülerek belirtmeliyim ki bölgenin temel zaafı şahs- manevi eksikliğidir. Yani devletler var, ortak bir ruh, ortak bir vicdan ve ortak bir istikamet üreten ümmet çapında bir şahs-ı manevi yoktur. Bugün Ortadoğu’da devletler, gruplar ve halklar çoğu zaman kendi iradeleriyle değil; küresel inkâr sisteminin baskısı ve yönlendirmesiyle hareket eden büyük blokların etkisiyle savrulmaktadır. Bir ülkede bir gecede rejimlerin değişmesi, toplumların ani şekilde kutuplaşması ve milyonların yerinden edilmesi, bu cemaatleşmiş mücadelenin tabii sonucudur.

Batı’nın Ortadoğu’ya bakışı da bu çerçevede okunmalıdır. Demokrasi, insan hakları veya güvenlik söylemleri çoğu zaman hakikî bir değer aktarımından ziyade, sistemleşmiş bir dünya görüşünün tahkim aracı hâline gelmektedir. Bilinen bir gerçekte şudur ki, ahir zamanda inkâr bilimle, felsefeyle ve siyasetle gelir; kaba kuvvetten çok, zihniyet inşasıyla hükmeder. Ortadoğu’da dinin kamusal hayattan tasfiyesi, ailenin zayıflatılması ve fıtratla çatışan sosyal modellerin dayatılması bu zihniyet mücadelesinin parçalarıdır.

Bu noktada Bediüzzaman’ın siyasete mesafeli duruşu daha iyi anlaşılır. Zira o, Ortadoğu’nun kurtuluşunu Batı’ya karşı siyasî üstünlük kurmakta değil; imanın yeniden tahkim edilmesinde görür. Çünkü ahir zamanda siyasî zaferler geçici, imanî zaferler ise kalıcıdır. İman zayıfsa, elde edilen güç Batı’nın sistemine eklemlenir; iman kuvvetliyse, en zayıf toplum bile manevî direncini korur. Burada Faruk Nafiz’in şu dörtlüğünü hatırlamadan geçmeyelim.

Gövdeler, varsa gönüllerden alır cevherini,
Yürek olmazsa bilekler çekemez hançerini,
Kahramansız yaşamak kahrına mahkumdurlar,
Kaybeden zümreler Allah’ını, Peygamberini.

Bugün Ortadoğu’nun sürekli kriz üretmesi, tam anlamıyla hakikatin siyasete feda edilmesinin neticesidir. Din, ya tamamen dışlanmakta ya da siyasetin aracı hâline getirilmektedir. Her iki durumda da ortaya çıkan tablo; istikrarsızlık, şiddet ve toplumsal çözülmedir. Oysa Kur’an’ın bize çizdiği yol, Ortadoğu’nun Batı’ya karşı bir blok hâline gelmesini değil; iman, ahlâk ve fıtrat eksenli bir dirilişle insanlığa örnek olmasını hedefler.

Sonuç olarak Ortadoğu–Batı ekseninde yaşanan bugünkü büyük dalgalanmalar, Üstadın bir asır önce haber verdiği ahir zaman saflaşmasının coğrafî bir tezahürüdür. Bu saflaşmada belirleyici olan ne silah gücü ne diplomatik manevralardır. Belirleyici olan, insanın kim olduğu ve kime kul olduğu meselesidir. Buna göre bu mesele çözülmeden, Ortadoğu’da ne barış kalıcı olur ne de Batı ile kurulan ilişkiler adil bir zemine oturur.

REKLAM ALANI