Dağların Uyarısı, Ovanın Bedeli

Yayınlama: 10.01.2026
14
A+
A-

“Ben dağları insanlar için, meraları hayvanlar için yarattım” ifadesi, insanla mekân arasındaki ilişkinin yalnızca inanç değil, aynı zamanda bilgelik boyutuna işaret eder. Bu söz, doğanın insana sunduğu bir imkân kadar, verdiği sessiz bir uyarı olarak da okunmalıdır.

Anadolu coğrafyası bu uyarının en canlı örneklerinden biridir. Dağlarıyla korunaklı, ovalarıyla bereketli; ama aynı zamanda jeolojik olarak diri, hareketli ve hassas bir yapıya sahiptir. Tarih boyunca insanlar güvenlik gerekçesiyle yüksek alanları tercih etmiş, zamanla tarım, ticaret ve nüfus artışıyla birlikte ovaya inmiştir. Bu, uygarlığın doğal bir yönelimidir. Ancak beraberinde yeni riskleri de getirmiştir.

Bugün Türkiye’de nüfusun ve ekonomik hayatın büyük kısmı, alüvyon zeminli ovalarda yoğunlaşmaktadır. Büyük şehirlerimiz, sanayi bölgelerimiz, ulaşım ve ticaret merkezlerimiz çoğunlukla aktif fay hatlarının çevresinde şekillenmiştir. Bu durum, depremin kendisinden çok etkisinin neden bu kadar ağır yaşandığını anlamak açısından önemlidir.

Burada altı çizilmesi gereken temel gerçek şudur:
Deprem bu toprakların gerçeğidir; fakat yıkımın büyüklüğü çoğu zaman yerleşim tercihleriyle ilgilidir.

Bu bir suçlama değil, bir tespittir. Türkiye’nin coğrafyası bize büyük imkânlar sunduğu gibi, büyük sorumluluklar da yükler. Bu nedenle mesele “doğaya karşı gelmek” değil; doğayla uyumlu bir akıl geliştirebilmek meselesidir. Şehirleşme, yalnızca beton ve nüfusla değil; bilim, planlama ve uzun vadeli düşünceyle anlam kazanır.

Toplumsal hafızamızda ise dikkat çekici bir durum vardır. Afet anlarında ortaya çıkan dayanışma refleksi, Türkiye’nin en güçlü yönlerinden biridir. Kimlikler geri çekilir, insanlık öne çıkar. Bu refleks, bu milletin vicdan kapasitesini gösterir. Ancak zaman geçtikçe hafıza zayıflar; riskler gündelik hayatın içinde görünmez hâle gelir.

Bu noktada, toplumun kendisine tuttuğu aynalardan biri olarak Neyzen Tevfik’i hatırlamak anlamlıdır. Onun sert dili bir öfke değil; bir farkındalık çağrısıdır. Neyzen’in rahatsızlığı doğayla değil, insanın bile bile yaptığı tercihlerle ilgilidir. Uyarı varken görmezden gelmek, bilgi varken kısa vadeli rahatlığı seçmek, sonra sonucu yalnızca “kader” kelimesine sığdırmak…

Oysa bu ülke kaderle aklı birbirine düşman etmek zorunda değil.

Türkiye, jeopolitiğiyle, tarihiyle ve toplumsal yapısıyla zor bir coğrafyada var olmayı başarmış bir ülkedir. Dağları da bizimdir, ovaları da. Mesele birinden vazgeçmek değil; hangisini, nasıl ve ne ölçüde kullanacağımızı bilgelikle belirleyebilmektir.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey yüksek sesli tartışmalar değil; sakin ama kararlı bir yüzleşmedir. Coğrafyanın ne söylediğini, bilimin ne uyardığını ve toplumun neye hazır olduğunu birlikte düşünmektir. Çünkü bu topraklar, ihmali affetmez; ama aklı ve emeği her zaman karşılıksız bırakmaz.

Türkiye gerçeği budur.
Ne romantik ne karamsar.
Sadece dikkat isteyen bir hakikat.

REKLAM ALANI