Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Anneler Günü’nü, ağabeyim Prof. Dr. Salih Şimşek’in kaleminden alıntı yaparak kutluyorum. Tüm annelerin günü kutlu olsun…
25.07.2010

Ben,
Anneme hiç “anne” demedim.
O’na hiçbir zaman ‘anneciğim’ diye
Hitap etmedim.
O benim hep,
‘Anam’ oldu.
Kendisini bilenler ona hep,
‘Anacık’ dedi.
Dostları, arkadaşları ve
Kendini bilenler onu hep,
‘ANACIK’ olarak andı.
‘Anacık geldi, anacık gitti’…
‘Anacık çocuklarını iyi yetiştirdi’ dendi.
O, 50 kilogramlık ağırlığı ile hep
ANACIK olarak kaldı…
21 Temmuz 2010 günü
Sabaha karşı,
Dar-ül Beka’ya seyahat ettiğinde belki
30 kilograma inmiş
Ve
Gerçek bir
‘Anacık’ olmuştu.
Tüm ağırlıklarını bu dünyada bırakarak
Sonsuzluk âlemine
Uçtu, gitti…
7’si hayatta 10 çocuk sahibi oldu…
Biri ikiz, üç yavrusu kendisinden önce
Öteler ötesine
Sonsuzluk Diyarı’na sefer edip
Gittiler…
Kendisine ve merhum kocasına,
‘Rahmet ikametgâhı’ hazırlamak için…
Geride onlarca torun ve
Torunlarının çocukları kaldı,
Kendisine rahmet duaları etmek için…
Okuma yazması yoktu…
Tıpkı 1992 yılında Mevla’sına kavuşan
Kocası, rahmetli babam Hasan gibi…
65 yıllık hayatı boyunca
Hiç kimseye ‘eğilmeyen’
Olaylara ve insanlara karşı dim dik duran,
‘Kötü yere yakın yerden et yemeyen’
Bir çınar olarak bizlere veda eden,
Rahmetli babam gibi…
4 ay kadar önce,
Nisan 2010 ayı başında aniden rahatsızlaştı.
Nörolojik bir rahatsızlığı başlamıştı.
Gaziantep ve İslâhiye’de
Hastahanede yoğun bakıma alındı.
Tahlil ve test üzerine tahlil ve test yapıldı.
Doktorlarımız seferber oldular…
Bazen iyileşme işaretleri verdi,
Bazen de bitkisel hayat görüntüleri…
Ama hiçbir şekilde ve hiçbir zaman
Yüzü,
Hasta yüzü görüntüsü vermedi.
Gelenleri bazen tanıdı, tepki verdi…
Bazen tanımayıp,
Yüzlerine uzayın derinliklerine bakar gibi baktı.
Kaç yaşında idi bilmiyorum.
O da, kendisi de bilmiyordu.
Resmi Kayıtlara göre 1925 doğumlu idi…
Cumhuriyetin kurulduğu ilk günlerde doğmuştu.
Nerede doğduğunu da bilmiyorum.
O biliyor muydu, onu da bilmiyorum.
O bir Yörük Anası idi.
Yörüklerin yaşı belli olmaz ki…
Yaşları belli olsa, onlar Yörük olmaz ki…
Yörüklerde yazılı kayıt bulunmaz ki…
Yörüklerin doğum tarihi kesin olarak bilinemez ki…
Tıpkı benim 30 Şubat 1950’de doğduğum gibi…
Kesin tarihin bilinmesi şart mıdır ki?
Yörüklerin çok zaman doğum yerleri de bilinmez…
Resmi kayıtlarda, Nüfus Cüzdanlarında bazen
Seyyar, Göcer, Pınarbaşı, Çadır, Karaçadır, Açık
Gibi ifadeleri olsa bile bunlar
Bir yerin adı değildir,
‘Doğum yeri belli değil’ anlamına gelir…
Yaklaşık 25 yıl buyunca yılda iki defa,
Erciyes Dağı eteklerinden,
Ahır Dağı, Sarız, Pınarbaşı, Göksun ve
Uzun Yayla civarlarında
Oralardaki yeşil çimenli,
Buz gibi bol sulu yaylalardan,
İslâhiye-Hassa civarındaki kışlaklara
Yaya olarak yürümüştü…
Deve kervanlarından oluşan göçe
Kılavuzluk yapmıştı.
Azgın suların sahibi Ceyhan Nehri
Üzerindeki hasarlı tahta köprü üzerinden
Canını tehlikeye atıp yüklü develeri çekmiş
Selametle karşı kıyıya geçmişti…
Yürümüş, yürümüş ve
Hep yürümüştü…
Ben dâhil 7 çocuğunu
Bazen kendi sırtında,
Bazen de deve ve merkep sırtında taşıyarak
Yıllarca yolları kat etmiş,
Yorulmamıştı…
Yollar ve yıllar onu hiç yormamıştı ki,
Ta ki yerleşik hayata geçinceye kadar…
Yerleşik hayat onu yordu.
Bir yerde sürekli durmak
İnsanı yormaz mı ki?
O da çok yoruldu.
Yolculuklar, koyunlar ayrı güzergâhlarda,
Çadır ve evle ilgili yükler, çuvallar,
Deve sırtlarında her sefer yaklaşık 1 ay almıştı…
Hep yürümüştü, karda, kışta ve baharda…
Kahraman Maraş’ın sırtını dayadığı
Ahır Dağı’nı yaya olarak,
Deve kervanlarını çekerek
Kaç defa aştığını
Kendisi de hatırlamıyordu…
Soğukta ve sıcakta,
Hasta veya sağlam,
Yürümüş, yürümüş ve
Hep yürümüştü…
Yürümek onun enerji motoru olmuştu.
1955 yılında,
Ben henüz 5 yaşında iken
‘Yerleşik hayat’a geçinceye kadar
Hekim yüzü görmemişti.
Yanakları elma gibi kıp kırmızı idi.
Hasta halinde bile öyleydi.
Yörük analarına yakışan da buydu.
Yerleşik hayatın ilk 25 yılı
Hep dağlara ağıtlar yakmıştı…
Kınalı kuzularına türküler söyleşti…
Develeri ve onların yavruları
Hep rüyalarını süslemişti.
Kervanlar ve koyun sürüleri,
Çoban köpekleriyle
Aklandan hiç çıkmamış,
Rüyalarının demirbaşları olmuştu…
Çok zaman hıçkırıklarla uyanmış,
Kendisinin tabiatın bağrında sanmıştı.
Alışamamıştı bir türlü
‘Sihil’e, yerleşik hayata,
Kasaba hayatına
İslâhiye’de yaşamaya…
Ama çaresizdi…
Babam rahmetli,
Kendisine hiç bilgi vermeden
Koyunlarını ve develerini satmış,
O da, ancak alıcılar geldiğinde
Durumdan haberdar olmuş ve yıkılmıştı.
Tüm itiraz ve vaveylalarına,
Ağlama ve yalvarmalarına rağmen
Babamı ikna edememişti.
Şehre yerleşirken tüm mal varlığı
Bir at arabası üzerinde taşınan eşya olmuştu.
Bizler de o arabanın üzerinde
İslâhiye’ye demir atmış ve
‘Şehirli’ olmuştuk.
Buz gibi kış şartlarında
Dağlarda dere kenarlarında
Çamaşır yıkamış,
Banyo yapmıştı…
Çocuklarını yıkamıştı,
Tıpkı çamaşırlarını yıkadığı gibi…
Sıcak ve soğuk hava şartlarına meydan okumuş,
Dağlardan odun toplamıştı.
Defalarca donma tehlikeleri geçirmişti,
Karlı soğuk hava şartlarında…
İn ve cinlerin top oynadığı,
Kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerde
Konaklamıştı.
Kara çadır veya ‘kıl çadır’ın kaderi,
Onun da kaderi olmuştu.
Yabani ve yırtıcı hayvanların cirit attıkları
Çok zaman da eşkıya tehlikesinin bulunduğu
Diyarlarda hayatını devam ettirmişti.
Dağlarda koyun gütmüştü.
Aç kurt sürülerinin saldırılarına uğramıştı.
Koyun ve develerini güttüğü gibi,
Koyun kırkmış,
İp eğirmiş,
Keçe yapmış,
Çorap örmüştü.
Halı kilim dokumuş ancak
O nadide eserleri
Yerleşik hayata geçince
Antikacılara kaptırmıştı.
Çilekeş bir hayat yaşamıştı,
Eğer özlemle anlattığı o hayata
‘Yaşamak’ denirse…
Tek amacı vardı:
Çocuklarını yetiştirip
Baş-göz etmek ve
Torunları görmek…
Tam istediği gibi oldu.
7 çocuğunu da evlendirdi.
Torunlarını ve onların çocuklarını gördü.
Çocuklarının ve torunlarının
Mevki ve makam sahibi olmalarının
Mutluluğunu yaşadı.
Sanırım dünyada murat edip almadığı
Her hangi bir şey kalmadı.
Kim bilir?
Yollar ve dahi yıllar onu hiç yormamıştı ki…
Ta ki yerleşik hayata geçinceye kadar…
Yerleşik hayat,
Şehir hayatı
Onu yordu, hem de çok yordu.
İmkânsız olduğunu bildiği halde
Dağlarda tekrar yürüme umudu besledi…
Yorulmuş ama çok yorulmuştu.
Bir yerde sürekli durmak
İnsanı yormaz mı ki?
O da çok yoruldu.
Ben kendisine
‘Hakkını Helal Et, Anacağım’
Diyemedim,
DİYEMEZDİM Kİ,
Tıpkı rahmetli babama
Diyemediğim gibi…
Anamın ve Babamın
Ruhları şâd olsun,
Mekânları cennet olsun.
İnnalillah ve inna ileyhu raciun:
Muhakkak ki O’ndan geldik ve
O’na döneceğiz!