Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Güneydoğu’nun o çetin şartlarının içinde, bir o kadar da samimi kucağında büyüdük biz.
Yokluğun, yoksulluğun ve imkansızlıkların kuşattığı bir kasabaydı doğduğumuz yer…
Amanos Dağları’nın eteğine sığınmış, rüzgarı sert, insanı mert bir kasaba.
Bizden birkaç yaş büyük abilerimiz yokluğu daha derinden hissetmişti.
Çünkü bizim kasabada o yıllarda lise bile yoktu.Liseye gidebilmek başlı başına bir meseleydi. Yetmişli yılların başında lise ile tanıştık.Tanıştık ama bu kez de öğretmen sıkıntımız oluyordu.
En çok da yabancı dil öğretmenimizin yokluğu hepimizin ortak kaderiydi.
İngilizce dersimize kasabanın namıdiğer
Deli Doktor’u girerdi. Haftanın günlerini, yirmiye kadar saymayı bilip üstüne bir de
“What is your name?” sorusuna cevap verebilirsen İngilizce’den 10 alır, İngilizce fatihi gibi havalı havalı sırana otururdun.
Lisemiz kasabanın çok dışında, ıssız bir yerdeydi. Okul yolu uzundu. Benim lise 1’im iki yıl sürmüştü. Laylaylom ile geçen iki öğretim yılı. Ama ne iki yıldı… O uzun yolda gırgır, şamata, güle oynaya yürüyen, çeşit çeşit taşkınlıklarla, sevgi demeti içinde geçen iki güzelim yıl.
Sonra…
İslahiye’nin o samimi ortamında büyüyen bizler, İslahiye’yi dünyanın merkezi sanarak büyümüştük.
Öylesine bir sanıştı ki bu,
büyük şehirlere her gittiğimizde “biz İslahiyeliyiz” ruhunu da bavulumuz gibi yanımızda taşırdık.
Daha özgüvenli, daha cesur, daha çok şey bilen hallerimizle
kızların ilgisini bile İslahiyeli olmaya bağlayanlarımız olurdu.
Öylesine ki “Biz İslahiyeliyiz” deyince sanki kapılar daha hızlı açılacak, herkes dönüp bize bakacak sanırdık.
Haksız da değildik hani ,çünkü o küçücük kasabada herkes bizi tanır, herkes bize selam verirdi.Mertlik bizdeydi, samimiyet bizdeydi, delikanlılık bizdeydi. Kısacası dünya gördüğümüz ve bildiğimiz o özgüvenle bizim etrafımızda dönüyor gibi gelirdi bize(!)
Ama gerçek dünya öyle değildi tabii.
Yaşam yarışına atılıp metropollerin devasa dünyasına adım attıkça anladık ki meğer bavulumuzda samimiyet ve mertlikten başka pek bir şey yokmuş. Biz yokluğun içinde büyürken, büyük şehir çocukları kurslarla, dershanelerle, kütüphanelerle, yabancı dille, piyanoyla büyümüştü. Biz hayatı sokakta, tarlada, o uzun lise yolunda öğrenirken, onlar hayatı sistemin içinde öğrenmişti. O zaman anladık birçok konuda ne kadar dezavantajlı büyüdüğümüzü. O günün İslahiye’sinde bize verilmeyenler, aslında bizden esirgenen bir hayatmış meğer.
Ve büyük kente gelince bir başka duvarla daha karşılaştık. Çarpık kentleşmenin yoz kültürü… Beton yığınları arasına sıkışmış, komşusunu tanımayan, selamı esirgeyen, herkesin bir koşturmaca içinde kimseye bakmadığı bir kalabalık. Bize göre değildi bu. Bizim bildiğimiz kültürde kapı çalınmadan girilir, ekmek bölüşülürdü. Ama egemen ve popüler olan kültür de buydu işte büyük kentlerde. Bizim o temiz samimiyetimiz, o mertliğimiz, bu devasa çarkın içinde tuhaf, hatta saf görünüyordu.
İşte tam da burada o eski kavgalara yeniden dönüp baktım.
Sağcı-solcu diye birbirine düşen biz memleket çocukları…
Aslında aynı yoksulluğun çocukları değil miydik? Aynı dezavantajlı kasabanın, aynı öğretmensiz lisenin, aynı işsiz ve yoksul babanın evlatları…
Bizi birbirimize düşüren o büyük kavga aslında bizim kavgamızmıydı ki.
Biz metropole gelince anladık ki, asıl mesele sağ-sol meselesi değil, hepimizin aynı anda birlikte ezilmesiydi. Ezilenin sağı solu olmaz. O tarlada ırgatlık yapan babanın oğlu sağcı da olsa solcu da olsa ırgattı. O pazarda tezgah toplayan ananın kızı sağcı da olsa solcu da olsa yoksuldu.
Metropoller bize şunu öğretti: Eğer cebinde sadece mertlik varsa, o popüler kültürün içinde hemen harcanıp gidersin. O yüzden mertliğin yanına bu devasa metropollerde mutlaka bir güç daha eklemelisin. Bu güç kimi zaman hemşehri dayanışması, kimi zaman politik bir duruş, kimi zaman da parasal bir kudret olur.
Ve tüm bunların üzerine yürek dolusu cesaretini de eklemezsen o kalabalıkta savrulup gidersin.
Bugün hepimizin gönül başkenti olan İslahiye’mize karşı bir borcumuz var.
O eski özgüveni,
o cesareti, o delikanlı ruhu kaybetmeden ama asla kibirlenmeden memleket topraklarına taşıyabilmeliyiz içimizde. O samimiyeti, o mertliği, büyük şehirlerin yoz kültürüne, çarpık kalabalığına yenik düşürmeden koruyabilmeliyiz.
Ve en önemlisi…
O eski kavgaları bir daha etmemek üzere, aynı mahallenin, aynı sokağın, aynı uzun lise yolunun çocukları olduğumuzu hatırlamalıyız.
Çünkü İslahiye belki dünyanın merkezi değildi
ama bizim dünyamızın merkeziydi.
Hâlâ da öyle.
İşte bu yüzden son günlerde sosyal medyadan gururla izliyorum; kasabamızın futbol takımına sahip çıkışımızı, o armaya sarılışımızı…
Bu sadece bir futbol sevdası değil.
Bu, “biz hâlâ buradayız, biz hâlâ biziz” demenin en temiz hali.
Dilerim ki, bizim dünyamız birbirimizi sevince, birbirimize hoşgörüyle,bakınca yeniden merkez olur.
Belki de yeniden o uzun lise yolundaki gibi, güle oynaya, omuz omuza, şakalaşarak yürümenin vaktidir şimdi.