İSLAHİYE’DEKİ TOPRAK KOKULU ÇOCUKLUĞUM

Yayınlama: 04.06.2026
A+
A-

İslahiye’nin yazları başka olurdu.
Temmuz güneşi tepeye dikildi mi, toprak damlı evler sıcaktan kavrulur ama akşamüstü olunca bir serinlik çökerdi mahalleye.
O zamanlar asfalt yoktu bizim sokaklarda.Her yer toz toprak yoldu. Yağmur yağınca çamur deryasına döner, güneş vurunca da çocukların yalın ayaklarıyla tozu dumana kattığı bir oyun alanına.

Bizim ev de herkesinki gibiydi.Toprak damlı, kalın duvarlı. Damın üstü yazın yatak, güzün biber, patlıcan kurutma yeriydi.Kapımız tahtaydı, yılların yorgunluğuyla kararmış, demir çivileri pas tutmuş ama sapasağlam bir tahta kapı. Üstündeki demir tokmakla “tak tak” diye vurdu mu gelen, sesi bütün avluda yankılanırdı.

Biz hâli vakti yerinde bir aileydik ama fakirlik kasabamızın bakımsız sokaklarına bakınca anlaşılır cinstendi. Ama kimsenin dilinde fakirlik edebiyatı olmazdı. Çünkü o yıllarda zenginliğimiz başka yerlerdeydi. En büyük zenginliğimiz akrabadan öte komşuluk ilişkilerimizde idi.
Annem bir tepsi etli kömbe açtı mı, yarısı komşulara giderdi.
Bir başka komşumuz bahçesinden topladığı inciri, dutu veya taze fasulyeyi kapımıza bırakır,selam bile vermeden giderdi. “göz hakkı” derdi rahmetli anam. Kimse kimseden bir şey esirgemezdi.

Sabah ezanıyla uyanırdı mahalle. Horoz sesleri, avlulardan gelen çalı süpürgelerinin sesleri birbirine karışırdı. Kadınlar daha gün doğmadan avluyu sular, toprak yolu süpürürdü. Suyun toprağa değdiği yerde mis gibi bir koku yükselirdi.
O kokuyu hâlâ unutamam.

Biz çocuklar için dünya sadece bizim mahalleden ibaretti. Güvercin takla, kovalamaca, çelik-çomak ve göleklerde yüzmek başlıca eğlencelerimizdi. Akşam olunca herkesin hayatı damlara taşınırdı. Hasır serilir, karpuz kesilirdi. Babam radyoyu açar, saat 19.00 ajansını dinlerdi. Biz çocuklar sırtüstü yatar, yıldızları sayardık. Elektrikler sık kesilirdi ama kimse kızmazdı. Kendi masallarımızı palavradan yaratır, heyecanlı heyecanlı anlatırdık. O masallardaki huzur, damda esen yelle birlikte içimize işlerdi.

Her evin avlusunda bir dut ağacı, bir asma, mutlaka bir gül vardı. İncir ağaçlarının gölgesi bütün mahalleyi serinletirdi. Bahçeler bostandı. Domates, biber, patlıcan. Kimse pazardan sebze almazdı. Yeşillik her yerdi. Amanos’un eteklerinden gelen serinlik, Fevzipaşa’dan kalkan trenin sesi, toprak kokusu. Her şey iç içeydi.

O zamanlar kapılar kilitlenmezdi. Tahta kapı dayalı dururdu sadece. Gece bir tıkırtı duysan “komşudur” der geçerdin. Hırsızlık nedir bilmezdik. Yoksulluk vardı ama açgözlülük yoktu.
Herkesin kursağında aş, yüzünde tebessüm vardı.

Şimdi düşünüyorum da, toprak damlı o evlerde, tozlu yollarda, tahta kapıların ardında biz aslında çok zengindik. Yeşilin, komşuluğun, kanaatin zengini.
Öyle ki huzur, Amanos’tan eser de gelir, avludaki asmanın yaprağına konardı sanki.

Çarşıbaşına varınca yazın en güzel manzarası çıkardı ortaya. Yolun iki yanı boydan boya karpuz kavun sergisi olurdu. Tarladan yeni gelmiş Çukurova karpuzları, yaylım kavunları üst üste yığılır, satıcılar bıçakla birer üçgen kesip “Gel hele ciğer gibi karpuza geeel tadı şeker gibi ,şartı bıçaaaakk”diye bağırırlardı.
Az ötesinde tahta bir masa ve bir yığın talaşın içine saklı buz satanlar dururdu. Kocaman kalıp buzları çuvalların içinde talaşla örter, müşteri gelince keserle kırıp arasından ip geçirilir ya da gazete kâğıdına sararlardı.
Tozun toprağın içinde, alın teriyle serinlik satın alırdı insanlar.

O yıllar geçti.
Yollar asfalt oldu, damlar betona döndü, tahta kapılar çelik oldu. Çarşıbaşında artık ne o sergiler kaldı ne de talaş içindeki buz kalıpları. Ama o tozlu yollarda koşan çocukların yüreğindeki mutluluk hâlâ İslahiye’nin bir köşesinde duruyor gibi.

error: Guncelhaber27.com Telif Hakkından Dolayı Korunmaktadır !!