“Bir eğitimci olarak dün Şanlıurfa’da, bugün Kahramanmaraş’ta eğitim camiamızı derin bir yasa boğan, okullarımızda meydana gelen müessif olayların üzüntüsünü en kalbi duygularımla paylaşıyorum. Okullarımızdan yükselen acı haberler yüreğimizi dağladı. Kalem tutması gereken ellerin gölgesine düşen bu karanlık, sadece canları değil, umutlarımızı da yaraladı. Hayatını kaybeden öğretmenimize ve evlatlarımıza Allah’tan rahmet; kederli ailelerine sabır ve başsağlığı diliyorum. Olaylardan etkilenen ve tedavisi devam eden tüm öğretmen ve öğrencilerimize acil şifalar diliyor, bir an önce sağlıklarına kavuşarak okullarına dönmelerini temenni ediyorum. Başımız sağ olsun.”
Değerli okuyucular, henüz hayatının baharında olan gençlerin, kalem tutması gereken ellerle silaha sarılması; bir asayiş meselesinden, çok daha fazlasını bizlere söylüyor. Bu hadiseler, bir güvenlik zafiyeti değil sadece. Bu, derin bir maneviyat kaybının, sessizce büyüyen bir ruh boşluğunun dışa vurulmuş halidir. Çünkü insan yaratılış gereği, sadece bilgiyle değil; anlamla, inançla ve vicdanla ayakta durur. Bugün eğitim sistemimize baktığımızda; aklı besleyen ama kalbi ihmal eden bir yapı görüyoruz maalesef. Bu köşeden ve hatta sosyal medyada farklı zamanlarda da yazmıştım; okullarda bilgi var, teknoloji var, başarı var… Ama “niçin yaşıyorum?” sorusuna cevap yok. Ölümün ne olduğu konuşulmuyor. Hesap fikri öğretilmiyor. Vicdan eğitimi ise çoğu zaman kaderine terk ediliyor. İşte tam da bu yüzden, küçük bir öfke büyüyüp bir felakete dönüşebiliyor. Çünkü kalpte iman zayıfladığında; merhamet yerini hiddete, şefkat yerini şiddete bırakıyor.
Peki eğitim nerede kırıldı? Eğitim, sadece bilgi aktarmaya indirgendiği yerde kırıldı. İnsana meslek kazandırırken, istikamet kazandırmayı unuttuğu yerde kırıldı. Başarıyı notlarla ölçüp, insanlığı ölçmeyi bıraktığı yerde kırıldı. Bir genç düşünelim: Sınavlara hazırlanıyor, başarılı oluyor… Ama hayatın gayesini bilmiyor. Ölümü yokluk zannediyor. Yaptıklarının bir karşılığı olacağını hiç düşünmemiş. Böyle bir zihin, öfkeyle birleştiğinde; elindeki kalem bir anda silaha dönüşebiliyor.
Ailenin sessiz çığlığı…Bugün anne-babalar çocuklarına imkân sunmayı görev biliyor. İyi bir okul, iyi bir telefon, rahat bir hayat… Fakat çoğu zaman gözden kaçırılan şu: Bir çocuğun en büyük ihtiyacı, sadece “rahat yaşamak” değil; doğru yaşamayı da öğrenmektir. Sınır koyulmayan, sorumluluk verilmeyen, her isteği yerine getirilen bir çocuk; hayatın en küçük zorluğunda kırılmaya ve öfkeye meyilli hale geliyor. Çünkü şefkat, sadece vermek değildir; terbiye etmektir. Evde merhamet konuşulmuyorsa, kul hakkı öğretilmiyorsa, helal-haram hassasiyeti kazandırılmıyorsa, hiçbir okul, bu boşluğu tek başına dolduramaz.
Toplumun görünmeyen ve asıl yarası ise ekranlarda büyüyor maalesef sevgili dostlar. Şiddetin sıradanlaştığı, gücün haklılığın yerine geçtiği, ölümün bir oyun gibi sunulduğu dijital dünya; gençlerin ruhunu sessizce şekillendiriyor. Sürekli maruz kalınan bu görüntüler, vicdanı köreltiyor. İnsan, karşısındakini bir “can” değil, bir “nesne” gibi görmeye başlıyor. Ve işte tehlike de tam burada başlıyor.
Peki çare nedir? Çare, sadece güvenlik önlemlerini artırmak mıdır? değildir elbette ki. Çare, kalpleri yeniden inşa etmektir. Eğitimi sadece bilgi değil, iman ve ahlâk temeline oturtmaktır. Aileyi yeniden şefkat ve sorumluluk merkezi haline getirmektir. Gençlere hayatın bir gayesi olduğunu hikmetle anlatmaktır. Unutulmamalıdır ki: Bir insanı kötülükten alıkoyan en güçlü şey, dışarıdaki polis değil; içindeki vicdandır.
Sözün özü: Eğer bir gencin elindeki kalem silaha dönüşüyorsa, burada sadece bir suç değil; bir ihmal vardır. Bir eksiklik vardır. Bir maneviyat kaybı vardır. Şimdi kendimize şu soruyu sormak zorundayız: Biz çocuklarımıza sadece yaşamayı mı öğretiyoruz…Yoksa insan gibi yaşamayı mı? Çünkü insan; sadece et ve kemikten ibaret bedeniyle değil, kalbiyle, vicdanıyla ve ruhuyla da insandır. Ve o üçü ihmal edilirse, ne okul güvendedir… ne toplum… ne de gelecek… Okullar, sadece bilginin değil; huzurun, güvenin ve kardeşliğin kalesidir. Bu kalelerin sarsılmadığı, şiddetin kapıdan içeri giremediği bir gelecek en büyük duamızdır.