Hangi tarihe meraklı bir İslahiyeliye sorsanız, Nikola Kalesi’nin ya da o eski taşların dilinden dökülen bir Büyük İskender hikayesi anlatır size. Kimine göre dünya fatihi ordularıyla ovamızda konaklamış, kimine göre ise adına şehirler kurdurmuş. Peki, bu anlatılanların ne kadarı tarih, ne kadarı gönlümüzden geçen bir güzel efsane? Gelin, akademik tozları biraz üfleyip gerçeklere samimi bir gözle bakalım.
Bir Geçiş Koridoru Olarak İslahiye
İslahiye, aslında tarihin en işlek “otobanlarından” biri. Sırtını yasladığı Amanoslar ve önünde uzanan bereketli ova, onu Anadolu’dan Mezopotamya’ya giden ordular ve tüccarlar için vazgeçilmez bir durak yapmış. Persler burayı yıllarca yönetmiş, sonra sahneye o meşhur Makedon kralı, Büyük İskender çıkmış.
MÖ 333 civarında İskender, o devasa Pers İmparatorluğu’nu dize getirmek için buralara kadar geldiğinde, İslahiye de doğal olarak bu büyük değişimin merkezinde kalmış. Perslerin hakimiyeti bitmiş, yerine Helenistik Dönem dediğimiz o yeni devir başlamış. Yani İslahiye, o dönemde dünyanın kaderinin değiştiği bir kavşak noktasıymış.
İskender Buraya Geldi mi? Sorusu
İşte işin en heyecanlı ama bir o kadar da dikkat isteyen kısmı burası. Yerel tarih kitaplarımızda ve dedelerimizden duyduğumuz hikayelerde İskender’in bizzat İslahiye’ye geldiği, burada kamp kurduğu, hatta Nikeopolis (ya da bizim bildiğimiz adıyla Nikola Kalesi) gibi yerleri onardığı söylenir.
Ancak bilim dünyasına, yani arkeologlara ve antik çağ yazarlarına sorduğumuzda karşımıza biraz daha temkinli bir tablo çıkıyor. Elimizde İskender’in İslahiye’ye bizzat ayak bastığını kanıtlayan bir imza, bir kitabe ya da “Ben buradaydım” diyen bir arkeolojik bulgu henüz yok. Evet, bölge onun sayesinde Perslerden kurtuldu; evet, onun generalleri buralarda at koşturdu… Ama İskender’in bizzat İslahiye’de çay içip içmediği şimdilik bir “şehir efsanesi” tadında kalıyor.
Sonuç olarak İslahiye; Büyük İskender gibi dev isimlerin geçtiği ya da etkisinin en derinden hissedildiği, tarihin “kilit” noktalarından biridir. Nikola Kalesi’ne veya höyüklerimize baktığımızda, sadece taş toprak değil, bir dünya fatihinin değiştirdiği tarihin ayak izlerini görüyoruz.
Belki İskender buraya bizzat gelip bir kale inşa etmedi ama onun rüzgarı İslahiye’yi bir Helenistik merkez haline getirmeye yetti. Bizim görevimiz de bu değerli mirası, efsanelerle süsleyip ama gerçeklerden de kopmadan gelecek nesillere anlatmak.
Ne dersiniz, belki de bir gün o beklediğimiz kanıt bir kazı sırasında karşımıza çıkıverir, kim bilir?