Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler, ağzına dolar insanın.
Sussan; acıtır, konuşsan; kanatır.” – diyen Oğuz Atay ‘in dizeleri gibi günlerden geçer iken çocukluğuma dalıp gidesim var bugün…
Hiç büyümemiş halimle koşmak istiyorum sokaklarından.
Yalnız ve kimsesiz düşe kalka yaralanan dizlerimizle erik çaldığım bahçelere dalmak istiyorum yine.
Buğday tarlalarından saman sarısı uçsuz bucaksız topraklarımızda çapa yapan ırgatlara merhaba demek geliyor içimden.
Kurdini Dağı’ndan mutluluklar uçurup yemyeşil vadilerden tozlu topraklı Türkbahçe köyünün göl manzaralı yolundan, viran olmuş Fevzipasa’miza uzanalım diyorum birlikte.
Ve çocukluğumuzdan lise zamanlarına adım attığımız yallarda kömürlü trenler çalışırdı ya
işte ilk defa Antep’ten sonra ikinci büyük bir şehir görme heyecanıyla uyanmıştım o sabaha.
Yaşar Kemal’in soylu eşkıyası İnce Memet’in meskeni olan dağlardan geçip Çukurova’nın sarı sıcak topraklarından birlikte yolculuk yapalım yine.
Fevzipaşa’dan binmiştim ilk defa kara trene.
Bağdatlı Mehmet derlerdi teyzemin eşine.
Demir yolcuydu ve Almanlardan kalma lojmanlarda otururlardı.
Ah can teyzem! Ne candan ağırlardı bizi.
Tren saatine kadar onların evinde misafir olurduk.
Hele trenin kalkma saati yaklaştıkça nasıl bir heyecan sarardı beni.
Evet, saat tamam!
İnanılmaz bir mutluluk sarmıştı her yanımı.
İlk bindiğimde cam kenarına geçmiştim hemencecik!
Bir an önce ve heyecanla trenin hareket etmesini beklerken çevirmeli demirden bir kolla camı yarım edip dışarı bakmıştım.
Acılı ve uzun bir sesin arkasından, pata küte sesleri arasından kara tren en önde,kıvılcımlarla sarmaş dolaş, simsiyah bir duman salmıştı gökyüzüne.
Şu an bile hatırlıyorum çıkardığı sis ve dumanların yanağımıza,yüzümüze ilik ilik çarptığını .
Hani o trenlerde mevki yazardı biletlerde birinci, ikinci, üçüncü mevki.
Ne yalan söyleyeyim birinci mevkîyi hiç görmedim.
İkinci mevkinin tam önünden geçmişliğimiz var tabii(!)
Ama üçüncü mevki de acaip keyifli gelmişti.
Yan yana, can canaydi yolculuk.
Ne çok özlüyorum şimdi.
Ne güzel günlerdi ahh!
Ne candan ve içten geçiverdi yıllar.
Herkesin bakişi bile güler yüzlü idi.
Şimdilerde ise her şeye hasret hayatlara tutsak olmuş öyle gidiyoruz işte.
Masal gibi hayatlardan,
Var mısın yok musun diye bilinmeyen yarınlara…