“Karıncayı emîrsiz, arıları ya’subsuz(beysiz) bırakmayan kudret-i ezeliye elbette Beşeri de şeriatsız, nebisiz bırakmaz.” (Sözler)
Sevgili okuyucular bu veciz sözün başında bir ifade daha geçmektedir. O da “Nübüvvet beşerde zaruriyedir” hükmü. Bu hükmü yalnızca bir itikat meselesi olarak değil; aynı zamanda kâinatın işleyişini ve insanlığın tarihsel serüvenini de izah eden bir nizam kanunu olarak algılamak gerekir. Yine aynı şekilde bu hüküm, nübüvveti dinî bir tercih olmaktan çıkarır; beşeriyet için ontolojik (olmazsa olmaz) bir ihtiyaç olarak konumlandırır.
“Karıncayı emîrsiz, arıları ya’subsuz bırakmayan Allah elbette beşeri de şeriatsız, nebisiz bırakmaz” ifadesi, aynı zamanda kâinatta gözlenen umumî bir hakikati de dile getirmektedir: Rehbersiz bir topluluk olmaz, kanunsuz nizam olmaz. En basit canlı topluluklarında bile bir sevk, bir idare ve bir merkezî düzen varken; aklı, iradesi ve ihtiyacı son derece karmaşık olan insanın başıboş bırakılması, ilahî hikmete zıt değil midir?. Bu sebeple nübüvvet (peygamberlik), insanın fıtratından doğan bir zarurettir.
Çağımız ise bu zarureti inkâr etme iddiasıyla şekillenmiştir. Peygamberliği teorik olarak kabul edeceksin ancak pratik hayattan dışlayan bir anlayışı hâkim kılacaksın. Yani beşerî akıl, vahyin önüne geçirilmiş; şeriatın (ilahi kanunların) yerini ideolojiler, nebilerin yerini ise liderler almıştır. Böylece insanlık, şeriatsız ama kanunlu, nebîsiz ama otoriteli bir düzenin içine sokulmaya çalışılmıştır..
Ne var ki seküler ideolojiler (dinden uzak), düzen kurma iddiasına rağmen insanlığa bir istikamet, bir huzur verememiştir. Kapitalizm üretmiş ama adaleti tesis edememiş; sosyalizm eşitliği savunmuş ama fıtratı inkâr etmiş; liberalizm özgürlüğü yüceltmiş ama ahlâkî sınırları çözüp dağıtmıştır. Toplumları yerle bir etmiştir. Ortaya çıkan şey gerçek bir nizam değil, yalnızca kontrollü bir kaos olmuştur. Kanun var; fakat merhamet yok. Sistem var; fakat hikmet yok. Modern insan beşerî aklı mutlaklaştırıp nizam kurayım derken de zulüm üretmiştir.
Günümüzde iman–inkâr saflaşmasının keskinleştiği nokta tam da burası değil midir? Saflaşma artık “Allah var mı yok mu?” sorusunda aranmamakta; onun yerine “Hayatı kim düzenleyecek?” Sorusunda aranmaktadır. Vahiy mi, yoksa beşerî akıl mı? İnkâr cephesi, nübüvveti devre dışı bıraktıkça yerine kolektif bir firavunluk inşa etmiştir. Küresel normlar mutlaklaştırılmış, insan fıtratı yeniden tanımlanmış, helal–haram ölçüsü ise fayda–zarar hesabına indirgenmiştir.
Buna mukabil gelinen bu çağda iman cephesine baktığımızda; onlar, ferdî kahramanlıklar üzerinden değil; şahs-ı manevî üzerinden varlık göstermektedir. Bediüzzaman’ın işaret ettiği gibi, bu çağda nübüvvetin mirası; ancak Kur’ân merkezli bir cemaat şuuru ile korunur ve taşınır. Çünkü fitne ferdîdir; hakikat ise şahs-ı manevi (cemaat) ister. Nübüvvetin rehberliği, ancak bu müşterek şuurla hayatta tutulabilir.
Sonuç olarak, çağımız; peygambersiz düzen kurma iddiasının küresel ölçekte denendiği, fakat neticede nizam değil; buhranların, kaosların üretildiği bir çağ olmuştur. Bu buhran, insanlığa şunu haykırmaktadır:
Nübüvvet (Peygamberlik) reddedilemez,Nübüvvet bir eksiklik değil; insanlık için vazgeçilmez bir zarurettir.
Karıncayı emîrsiz, arıyı ya’subsuz bırakmayan kudret, insanı da nebisiz bırakmamıştır.