DEVLET ADAMI OLMAK, HALKIN ADAMI OLMAKTAN GEÇER

Yayınlama: 31.01.2026
Düzenleme: 31.01.2026 15:51
8
A+
A-

Devlet idaresi, yalnızca makam odalarında alınan kararlarla değil; halkın arasında, onların derdiyle hemhâl olarak yürütüldüğünde adaletle kaim olur. Bugün birçok valimizin, kaymakamımızın ve belediye başkanımızın masasından kalkıp sahaya inmesi; hizmeti halkın içinde, halkın yanında yönetmesi bu hakikatin yaşayan bir tezahürüdür. Zira devlet adamlığı, halktan kopuk bir otorite değil; halkla iç içe bir emanet bilinci ister.

İslâm nazarında idare, imtiyaz değil mesuliyettir. Kur’ân-ı Kerîm bu hakikati açıkça ortaya koyar:
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”(Nisâ, 58) Bu ayet, idarenin temelini “emanet” ve “adalet” üzerine bina eder. Makam, bir kazanım değil; ağır bir yük, bir hesap vesilesidir.

Peygamber Efendimiz (asm): Devlet Başkanı Ama Halkın İçinde

Resûlullah Efendimiz (asm), hem bir peygamber hem de bir devlet başkanıydı. Buna rağmen Medine sokaklarında yetimin başını okşayan, pazarda fiyatları denetleyen, aç kalan sahabeyle aynı yoksulluğu paylaşan bir liderdi. Kendisine hizmet edenlere dahi ayrıcalık tanımaz, kamu malı konusunda son derece titiz davranırdı.Bir gün ganimetten gizlice bir şey alan kişi için şöyle buyurmuştur:“Kim kamu malından bir şey gizlice alırsa, kıyamet günü onu boynunda taşıyarak gelir.”(Buhârî, Müslim)

Bu hadis, idarecinin ve kamu görevlisinin mal ve yetki konusunda ne kadar dikkatli olması gerektiğini açıkça ortaya koyar. Belediyelerde, kurumlarda; başta kendisi ve çevresi olmak üzere hak edilenden fazlasını elde etmeme hassasiyeti, sadece dünyevî bir ahlâk değil, uhrevî bir kurtuluş yoludur.

Hz. Ömer (ra): Sokaklarda Devlet Adamı, Gecelerde Hesap Veren

İslâm tarihinde adalet denince ilk akla gelen isimlerden biri Hz. Ömer’dir (ra). Halife olmasına rağmen geceleri Medine sokaklarında dolaşır, halkın hâlini bizzat gözlemlerdi. Aç bir çocuğun ağlamasını duyduğunda, devlet görevlisini suçlamakla yetinmemiş, sırtına un çuvalını alarak o eve bizzat kendisi gitmiştir.Onun şu sözü, idare ahlâkının özeti gibidir:“Dicle kenarında bir koyun kaybolsa, hesabının benden sorulmasından korkarım.”İşte bu anlayış, halktan kopmayan, makamla mesafelenmeyen bir devlet adamlığıdır.

Bediüzzaman’ın İdare ve Mesuliyet Anlayışı

Bediüzzaman, idare ve cemiyet hayatında “enaniyet” ve “istibdat” tehlikesine dikkat çeker. Ona göre, idarecilik; şahsî menfaatlerin değil, hizmetin ön planda olduğu bir vazife olarak ortaya konulur ve der ki:“Şahsî enaniyetini cemaat (halk) namına terk etmeyen, adalet-i hakikiyeye hizmet edemez.”Bir başka yerde ise makam ve şöhret arzusunun, hizmeti zehirlediğini ifade eder. Özellikle kamu görevlerinde bulunanların, yetkiyi bir ganimet değil, ağır bir emanet olarak görmeleri gerektiğini vurgular. Çünkü hak edilmeyen menfaat, sadece bu dünyada değil; ahirette de ağır bir vebaldir.

Gelelim Bugüne Bakan Bir Derse

Bugün sahada olan, vatandaşın derdini dinleyen, şatafatlı odalara hapsolmayan idareciler; hem toplumun güvenini kazanmakta hem de bu kadim geleneğin temsilcisi olmaktadır. Belediyelerde, valiliklerde, kaymakamlıklarda ve bunların alt birimlerinde; kamu malına karşı gösterilen titizlik, sadece bir hukuk meselesi değil, aynı zamanda bir iman ve ahlâk meselesidir.

Eğer bir idareci;*Yetkiyi şahsî kazanca dönüştürmezse,*Çevresine ayrıcalık tanımazsa,*Halkın hakkını kendi hakkının önünde tutarsa,işte o zaman hem bu dünyasını imar eder hem de ahiretini kurtarır.

Netice olarak:
Devlet adamı olmak, halktan yukarıda durmak değil; halkın yükünü omuzlamaktır. Makam, insanı yücelten bir taht değil; insanı sorumlu kılan bir imtihandır. İslâm tarihi, Kur’ân, sünnet ve Risale-i Nur’un ortak mesajı şudur:Halka yakın olmayan, Hakk’a da yakın olamaz.

Gerçek devlet adamlığı; halkın içinde, halkın yanında ve halk için olmaktan geçer.

REKLAM ALANI