Bir zamanlar televizyon dizilerinde gördüğümüz bazı sahneler tartışma yaratırdı. Bugün aynı sahneler geçip gidiyor. Ne şaşırıyoruz ne de itiraz ediyoruz. Çünkü artık ekran karşısında sadece izlemiyoruz; alışıyoruz.
Aldatma var ama “duygusal boşluk” deniyor.
Yalan var ama “korumak için” söyleniyor.
Manipülasyon var ama “zeka” sayılıyor.
Duygusal şiddet var ama “aşkın bedeli” diye yumuşatılıyor.
Ve biz bunları her hafta, aynı saatte, aynı koltukta izliyoruz.
Televizyon dizileri artık yalnızca hikâye anlatmıyor. Davranış kalıpları üretiyor, ahlaki sınırları esnetiyor, toplumsal şoku azaltıyor. İşte tam da bu noktada iki kavram devreye giriyor: normalleştirme ve TV narkozu.
Başlangıçta rahatsız edici olan davranışlar; aldatma, ikiyüzlülük, şiddet, aile içi çatışma, tekrar edildikçe olağan hale geliyor. Sonra kaçınılmaz gösteriliyor. En sonunda da “haklı gerekçeleri olan” davranışlara dönüşüyor. Buna kültürel normalleştirme denir. İzleyici bu süreci fark etmez; çünkü süreç sessizdir.
TV narkozu da tam olarak burada başlar. İzleyici ilk bölümlerde sorgular, sonra alışır, en sonunda ise duygusal tepki veremez hale gelir. Artık “yanlış” diyeceğimiz yerde “ama…” ile başlayan cümleler kurarız. Bu küçük kelime değişikliği, büyük bir ahlaki kaymanın işaretidir.
Bugünün popüler dizilerine baktığımızda tablo daha net görülüyor. Kızılcık Şerbeti modernlik ve muhafazakârlık çatışmasını anlatıyor gibi yaparken her iki tarafı da aşırılıklar üzerinden temsil ediyor. Gerçek hayattaki gri alanlar yok ediliyor. İzleyiciye şu mesaj veriliyor: “Bu çatışma çözülmez, herkes kendi cehenneminde yaşar.” Bu, toplumsal uzlaşmayı değil, kutuplaşmayı sıradanlaştırıyor.
Kıskanmak gibi yapımlarda kıskançlık artık bir ahlaki zaaf değil, doğal ve kaçınılmaz bir motivasyon olarak sunuluyor. Yıkıcı davranışlar dramatik gerekçelerle meşrulaştırılıyor. İzleyici zamanla şunu kabulleniyor: “Ben olsam ben de yapardım.” İşte bu cümle, ahlaki sınırların sessizce eridiği noktadır.
Güller ve Baharlar daha masum bir aile hikâyesi gibi dursa da kadınların sürekli acı çekerek olgunlaştığı, erkek hatalarının ise “şartlara” bağlandığı bir anlatıyı yeniden üretiyor. “Acı çekmek erdemdir” fikri özellikle kadın izleyicide duygusal kaderciliği besliyor.
Halef ise gücü merkeze alan bir dünya kuruyor. Güçlü olan haklı, zayıf olan ezilmeyi hak ediyor. Ahlak bir değer olmaktan çıkıp iktidarın aracına dönüşüyor. İzleyici, etik dışı davranışları “hayatın gerçeği” olarak içselleştiriyor.
Uzak Şehir yabancılaşmayı, yalnızlığı ve köksüzlüğü estetik bir dille anlatıyor; ancak çıkış göstermiyor. Yalnızlık normalleştiriliyor. “Böyle hissediyorsan sorun sende değil, dünya böyle” mesajı veriliyor. Bu bir çözüm değil, bir teslimiyettir.
Bu dizilerin ortak paydası açık: İyi ile kötü arasındaki çizgi bulanıklaştırılıyor. Değerler tartışılıyor ama inşa edilmiyor. Karakterler dönüşmüyor, sadece sertleşiyor. İzleyici yargılamaktan vazgeçiyor, anlamaya çalışıyor, kabulleniyor ve sonunda içselleştiriyor.
Toplum ahlakını kaybetmiyor; ama ahlaka karşı reflekslerini geciktiriyor. Bu çok daha tehlikeli. Çünkü ahlak, zamanında devreye girmediğinde işlevini yitirir.
Bugünün dizileri bize şunu fısıldıyor: “Değerler zaten çöktü, sen de buna uyum sağla.” Oysa medya yalnızca aynalama yapmaz; şekillendirir. Ve sürekli aynı hikâyeleri izleyen bir toplum, bir süre sonra başka bir hikâyenin mümkün olduğunu unutur.
Asıl tehlike dizilerde kötülük olması değil. Kötülüğün sıradanlaşmasıdır.
Çünkü sıradanlaşan şey, bir gün savunulmaya başlanır.
